Doruksat Uyduforum width=  

Geri Git   Doruksat Uyduforum >
--=GÜNLÜK HAYAT & KÜLTÜR - EDEBİYAT - SİNEMA - TARİH=--
> Tarih Köşesi > Şanlı Tarihimiz
Albümler Kayıt SSS Üye Listesi Ajanda Konuları Okundu İşaretle

PROGRAM ARŞİVİ BÖLÜMÜMÜZDE YAYINLANAN PROGRAMLARIN TÜMÜ TANITIM AMAÇLI OLUP FREEWARE YADA PROGRAM SAHİPLERİNİN İNTERNET ÜZERİNDEN YAYINLADIĞI DEMOLARIDIR. BU NEDENLE FORUMUMUZDA SERİAL CRACK VS YASAKTIR. FULL KULLANMAK İSTİYORSANIZ LÜTFEN SATIN ALINIZ !!!

ÖNEMLİ = TÜRKİYE DE BULUNAN ŞİFRELİ DİGİTAL YAYINLARIN İLLEGAL İZLENMESİNE YÖNELİK MESAJ YAZMAK DOSYA YAYINLAMAK VEYA ŞİFRE VERMEK YASAKTIR. AKSİNİ YAPAN ÜYELERİMİZ UYARILACAK VE MESAJI SİLİNECEKTİR !!!



Yanıtla
LinkBack Konu Araçları Mod Seç
Okunmamış 10-12-2006, 18:56   #1 (permalink)
Katılımcı Üye
 
mahmut_59 kullanıcısının avatarı
Giriş: 14 Oct 2006
Konum: Tekirdağ
Yaş: 22
Mesaj: 167
Varsayılan OSMANLI PADİŞAHLARI (hayatları)

Osman Gazi Yönetimi (1281 - 1324)

Doğumu: 1258
Ölümü: 1324

Ertuğrul Gazi H. 680/M. 1281’de ölünce oğlu Osman Gazi kabilenin beyi oldu ve bu durumu Selçuklu Sultanı da onayladı.

Osman Gazi de babası gibi gaza ve savaşı kendine uğraş edinmekle gitgide değeri, ünü ve gücü artarak ardı ardına Karacahisar, Bilecik, Yarhisar ve İnegöl kalelerini ele geçirmiş ve Yenişehir'i görkemli ve sağlam yapılarla süsleyip kendine başkent edinmişti.

Selçuklu Sultanı II. Alaeddin, Eskişehir'i ele geçirdiği memleketlere katıp hepsini bir sancak sayarak Osman Gazi'ye verdikten sonra özgürlük ve beylik alameti olan davul ve bayrak da yolladı ki böylece Osman Gazi'nin şan ve şöhreti parlayıp yüceldi. Selçuklu sultanı Alaeddin'in yolladığı ferman ile Osman Gazi'nin buna cevabı "Feridun Bey Münşeatı"nda yazılıdır.

Osman Gazi anlattığımız gibi bir sancağın valiliğini elde ettikten on oniki yıl sonra, İran Moğolları denen İlhanlılar, Selçuklu Sultanlığı'nı tamamen ortadan kaldırınca, Selçuklu beylerinden Germiyan Oğlu Kütahya'da, Karesi (Balıkesir), Saruhan (Manisa), Aydın ve Menteşe (Muğla) ve Hamit (Isparta) Oğulları adları ile anılan yerlerde, İsfendiyar, Ramazan ve Zülkadriye Oğulları, Kastamonu, Adana ve Maraş bölgelerinde zamanla bağımsızlıklarını ilan ettikleri gibi Osman Gazi de M. 1299 yılında adına hutbe okutarak kendi bölgesinde bağımsız oldu.

Tebriz'de hüküm süren İlhanlılar tarafından, daha önce Selçuklu Sultanlığı'nın başına genel vali atanmış olup Kayseri'de oturmakta bulunan Ertana Bey, Selçuklu Sultanlığı'nın yerine mirasçı olmak hevesine kapılmış ise de yukarıda adları geçen Selçuklu Beyleri kendisine baş eğmemişler, üstelik Karaman Oğulları, Konya'da hükümet kurmuşlardır.

Daha sonra İlhanlılar da dağılıp parçalanınca bu Moğol Hanları'nın Anadolu durumu ile ilgilenme gücünü yitirmeleri üzerine adı geçen Ertana Bey, elindeki birliklerle Selçuklu Beylerini itaat altına alamayacağını anlayarak Kayseri ve çevresinin yönetimi ile yetindiğinden kaderin gidişi, Anadolu'da beyliklerin ortaya çıkmasına yol açtı.

Bundan sonra Osman Gazi, ölüm yılı olan 1324'e dek yavaş yavaş Bursa, Kocaeli ve çevresini ele geçirip Bursa’yı kendine başkent yapıp kale içindeki "Ak Künbed" adındaki manastırın içine gömülmesini vasiyet ederek bağımsızlığını ilan edişinden 24 yıl sonra ve 66 yaşında öldü.



__________________
DENİZ ELEKTRONİK 59

[Üyelik girişi yapmadan linki görüntülüyemezsiniz.Üye iseniz giriş yapınız. ]
mahmut_59 Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Sponsored Links
 

Okunmamış 10-12-2006, 18:57   #2 (permalink)
Katılımcı Üye
 
mahmut_59 kullanıcısının avatarı
Giriş: 14 Oct 2006
Konum: Tekirdağ
Yaş: 22
Mesaj: 167
Varsayılan

Orhan Gazi Yönetimi (1324 -1362)


Doğumu: 1281
Vefatı: 1362

Osman Gazi'nin ölümü üzerine oğlu Orhan Gazi, babasının yerine tahta geçti. İki yıl sonra İzmit ve Hereke Kaleleri ele geçirilip büyük şehzade Süleyman Paşa'ya verilmiş ve H. 731/M. 1331 yılında, uzun süredir kuşatılmış bulunan İznik şehri alınıp bir süre için başkent yapılmıştır.

Şehzade Süleyman Paşa, Bizanslılar elinde bulunan Taraklı Yenicesi'ni ele geçirmek amacıyla yola çıktığında, adaleti ve doğruluğu her yerde duyulup bilindiğinden, ahalisi kendiliklerinden bağlılıklarını bildirdikleri gibi Mudurnu ve Göynük hakimleri (beyleri) de boyun eğmek zorunda kaldıklarından buraların ahalisi cizyeye bağlanarak yerlerinde bırakıldı. Orhan Gazi de bir aydan çok bir süredir kuşattığı Gemlik kalesini ele geçirdi.

Şimdiye dek Müslümanlar elinde bulunan bölgelere hiç saldırılmamış iken Selçuklu Emirlerinden Karesi valisi bulunduğu sırada ötekiler gibi bağımsızlığını elde eden Aclan Bey ölüp, Orhan Gazi'nin yanında bulunan oğlu ile babası yanında olan öteki oğlu arasında tahta çıkma yüzünden ortaya çıkan düşmanlık ve birbirini öldürmeler, Karesi Sancağı'nın Osmanlı yönetimine girmesi sonucunu doğurdu ve bu sancak, şehzade sultan Murad'a verildi.

H. 738/M. 1338 yılına dek Bursa, İzmit ve Bolu sancaklarında bulunan hıristiyan toprakları tamamen ele geçirilip Osmanlı sınırı, Üsküdar çevresindeki Kartal'a ulaşmış ve Anadolu yakasında yalnız Alaşehir ile Biga Kalesi, Bizanslılar elinde kalmıştı.

Bundan sonra H. 758/M. 1357 yılına dek, tarihlerde savaşa dair hiç bir bilgi olmadığına göre bu süre içinde devlet temellerinin sağlamlaştırılması ve yüceltilmesi işlerine önem verildiği tahmin edilmektedir.

Tarihlerde ayrıntıları ile bildirildiği üzere şehzade Süleyman Paşa, emrinde bulunan gazilerle H. 758/M. 1357 yılında Rumeli yakasına geçip Gelibolu, Dimetoka ve Burgaz taraflarını ve Muarız Körfezi'ni Bizanslılardan alıp Bolayır kasabasını Emirlik merkezi yapıp ülkenin genişletilmesine çalışmakta iken avlanma sırasında attan düşüp öldü.

Böylece Rumeli'de bulunan Türk birlikleri komutansız kalınca Bizans, Bulgar, Sırp ve Eflak beyleri birleşip 30.000 kişilik bir ordu ile denizden ve karadan saldırıya geçmişlerse de Allah'ın yardımı ile tam bir yenilgiye uğradıklarından bu başarı Osmanlıların Rumeli’de yerleşip tutunmalarını sağladı.

Bu olayın sonunda yani 1362 yılı içinde Orhan Gazi 81 yaşında ve tahta geçişinin 38. yılında Bursa'da öldü.



__________________
DENİZ ELEKTRONİK 59

[Üyelik girişi yapmadan linki görüntülüyemezsiniz.Üye iseniz giriş yapınız. ]
mahmut_59 Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Okunmamış 10-12-2006, 18:58   #3 (permalink)
Katılımcı Üye
 
mahmut_59 kullanıcısının avatarı
Giriş: 14 Oct 2006
Konum: Tekirdağ
Yaş: 22
Mesaj: 167
Varsayılan

I. Sultan Murad (Murat Hüdavendigar) Yönetimi (1367 -1389)

Hüdavendigar Gazi lakabı ile ün salan I. Sultan Murad, 1362 yılında, babası Orhan Gazi'nin yerine tahta geçti.İlk işi, ordusu ile yürüyüp Ankara Kalesi'ni, Selçuklu Beyleri kalıntılarından olan Ahiler adındaki zorbaların elinden almak oldu. Bundan sonra büyük bir ordu ile Rumeli yakasına geçip Çorlu'yu savaşarak, Lüleburgaz'ı barışla ele geçirip Edirne hakiminin, Osmanlı ordusunun ilerlemesini önlemek için yolladığı orduyu Sazlıdere adlı yerde bozguna uğratıp Edirne Kalesi'ni aldı.

Daha sonra Rumeli Beylerbeyisi atanan lalaları Şahin Paşa (öl. 1375) ve beylerden Evrenos Bey (öl. 1417) yanındaki birliklerle Zağra ve Gümülcine bölgelerini Osmanlı ülkesine kattıktan sonra Lala Şahin Paşa Edirne'de bırakılıp Padişahın ordusu başkent Bursa'ya geri döndü.

Bundan sonra, beylerbeyi Lala Şahin Paşa'nın himmetiyle Filibe Kalesi alınınca, hakiminin yakınması ve kışkırtmasiyla Sırp, Eflak, Bosna ve Macar Kralları, Türkleri Rumeli'den sürüp çıkarmak üzere aralarında anlaştılar.

Murat Han, bunların 50 - 60 bin kişilik bir ordu ile Edirne'ye doğru saldırıya geçtiklerini duyunca, korunma amacıyla Bursa'dan yola çıkıldığında Hacı İlbeyi (öl. 1363) adındaki gözü pek komutan, düşmanın durumunu öğrenmek için sekiz on bin kişilik bir birlik ile öncü olarak yollandı.

Hacı İlbeyi, Sırp Sındığı adıyla meşhur ovada bulunan müttefik düşman ordusu yakınlarına, karanlık bir gecede onların yakınına gelerek, çokluklarına güvenerek kimi sarhoş, kimi uykuya dalmış, tedbirsiz bir durumda olduklarını öğrenince Yaradan’a sığınıp birden bire üzerlerine saldırdı; düşman ordusunu perişan etti; içlerinden hemen hemen pek azı kurtulabildi.

Bu sevinçli haber Murad Hüdavendigar Gazi'nin Rumeli yakasına geçmesinden önce duyulduğundan çok kıvanç duyup Biga Kalesi'ni Bizanslılardan alıp başkent Bursa'ya döndü.

Bu kez İstanbul İmparatoru'nun gemilerle Yalakabad kıyılarına asker çıkardığı duyulunca oraya birlik yollanıp bir kısmı tutsak edildi, gerisi kılıçtan geçirildi.

768/M. 1366 - 67 yılında Murad Hüdavendigar Gazi ikinci kez Rumeli yakasına geçti. Edirne şehrini Rumeli bölgesinin merkezi olmak üzere hükümdar sarayı ve büyük binalar yaptırarak süsledi. H. 777/M. 1375 - 76 yılına dek kah kendi eli ile kah komutanlardan biri yollanarak Vize ve Samakov bölgeleri ve Evrenos Bey'in kılıcı gücü ile Kavala, Dırama ve Serez bölgeleri ele geçirildi. Sırp Kralı’nın elinde bulunan Niş bölgesi Murad Han'ın saldırısı ile alındı ve Kral, Osmanlı Devleti’ne yılda 50 okka (64 kgr.) gümüş vermek şartı ile affedildi. Köstendil, Niğebolu ve Silistre hakimleri ile de vergiye bağlanmak suretiyle dostluk kuruldu.

Bundan sonra Rumeli Beylerbeyliği Timurtaş Paşa'ya verilip Bursa'ya dönüldü. Selçuklu valilerinden iken Kütahya'da bağımsızlığını elde eden Germiyan Oğlu'nun kızını, büyük şehzadeleri olan Yıldırım Bayezid'e verdiğinden, gelinin ceyizi olarak Germiyan Oğlu'nun Murat Han'a teslim ettiği Kütahya, Simav ve Tavşanlı bölgeleri Osmanlı ülkesine katıldı. Hamid Eli Beyi bulunan Hüseyin Bey'den, Seydişehri, Beyşehri, Yalvaç, Karaağaç ve İsparta belli fiyatla satın alındı.

Murat Gazi üçüncü kez Rumeli yakasına geçip Sofya kalesini ele geçirdiği sırada Karaman Oğlu, satın alınan yerlerden dolayı Osmanlı ülkesinin kendi toprakları ile sınırdaş olmasından kuşkulandı. Hüda-vendigar Gazi'nin Rumeli'de olan çarpışmasını fırsat bilerek Osmanlı ülkesine saldırdı. Bunun üzerine H. 787/M. 1385 yılında Osmanlı ordusu Anadolu'ya dönüp Konya ovasında Karamanlı birliklerini yenip darmadağın ettikten başka Konya'yı dahi kuşatmış iken Karaman Oğlu'nun eşi ve Murad Han'ın kızı olan Nefise Sultan'ın babasına yalvarması üzerine affedildi.

Rumeli Beylerbeyisi Timurtaş Paşa, Manastır, Pirlepe ve Karlıeli'ni ele geçirip Bosna ve Hersek bölgelerini ateşe verip tedirgin ettiğinden hakimleri, vergi vererek güvenliklerini elde etmek zorunda kalmışlardı.

Karaman Oğlu olayının ortaya çıkmasına ve belki aralarındaki gizli anlaşmaya dayanarak Bosna Kralı başkaldırma cesaretini gösterdiğinden Lala Şahin Paşa komutasında yollanan yirmi bin kişilik Osmanlı Ordusu düşman ülkelerini talan ile meşgul iken Bosna Kralı ansızın üzerlerine saldırmış, Türk ordusu bozguna uğramış,çoğu da şehit olmuştur.

Bunun üzerine o bölgede bulunup daha önce Osmanlılara vergi vermekte olan Hıristiyan hükümdarlar da başkaldırdıklarından Sultan Murad Han Rumeli yakasına geçti. Ayrı bir birlikle gönderilen sadrazam Ali Paşa, Şumnu, Pravadi, Tırnova, Niğebolu ve Silistre kalelerini aldı.

Konya savaşında Osmanlı ordusu içinde bir miktar Sırp askeri vardı. Bunlar arasında halkın malına el uzatan ve onlara zarar veren bir kaç kişi cezalandırılmıştı. Bu duruma çok kızan Sırplılar memleketlerine döndüklerinde düşmanlık göstermeye başladılar. Ayrıca öteki Hıristiyan Emirlerini de yoldan çıkarıp kışkırtmağa çalıştıkları Murad Han tarafından öğrenilince, kendilerini uslandırmak amacı ile ordu yola düşüp Filibe'de kışlamaya başladı. Bunu duyan Sırp Kiralı, çevresinde bulunan Hıristiyan hükümdarlarla anlaşıp birleşerek yüz binden çok askerin başına geçen bir çok hükümdar, Murad Han'a karşı koymak için Osmanlı ülkesine saldırdılar. (H. 791 yılı Ramazan ayında/M.1389 Ağustosu) Kosova Ovası'nda büyük ve kanlı bir savaş oldu. Müttefik düşman ordusu tamamen bozguna uğrayıp darmadağın edildi.

Murad Hüdavendigar Gazi, düşman ordugahını seyrederken, öldürülenler arasında yaralı olarak yatmakta bulunan Miloş adındaki bir Sırplı fedai tarafından vurularak şehit edilip öldü. Murad Han bu sırada 63 yaşında olup saltanat süresi 27 yıla yakındı.



__________________
DENİZ ELEKTRONİK 59

[Üyelik girişi yapmadan linki görüntülüyemezsiniz.Üye iseniz giriş yapınız. ]
mahmut_59 Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Okunmamış 10-12-2006, 18:59   #4 (permalink)
Katılımcı Üye
 
mahmut_59 kullanıcısının avatarı
Giriş: 14 Oct 2006
Konum: Tekirdağ
Yaş: 22
Mesaj: 167
Varsayılan

Yıldırım Bayezid (Beyazıt) Devri (1389 -1402)

Murad Hüdavendigar Gazi'nin ölümü üzerine, düşmanı kovalamakta olan büyük şehzadeleri Yıldırım Beyazıt Han, ordunun konak yerine gelip tahta geçti. Öte yandan her yana bölük bölük askerler yollanarak düşman ülkeleri yağma ettirildi. Ordugah, sayısız tutsak ve ganimetlerle dolup taştı.

Rumeli sınırları sağlamlaştırılıp güven altına alındıktan sonra yeni sultan Anadolu'ya dönüp Anadolu beyleri (Tavaif-i Mülûk) elinde bulunan Aydın, Saruhan ve Menteşe sancaklarını Osmanlı topraklarına katıp ülkesini genişletti. Rumeli Beylerbeyisi Timurtaş Paşa da Kratova madeni ile o çevrede bulunan öteki madenleri ele geçirip sayısız ganimet malları ile hükümdarın yanına döndü.

Hıristiyan hükümdarların birleşmesi konusunda Karamanoğlu'nun eli olduğu ve belki de başlıca kışkırtıcısı bulunduğu kesin olarak bilidiğinden cezası verilmek amacı ile Osmanlı Bayrağı dalgalandırılıp yola çıkıldı; Germiyan, Teke ve Hamit toprakları, sahipleri ellerinden alındıdı. Karamanların elinde bulunan Konya, Akşehir ve Niğde şehirleri Osmanlı ülkesine katıldı. Karaman Oğlu'na, Larende ve Taşeli kasabaları bırakıldı.

Eflak Hakimi, vermekle yükümlü bulunduğu vergiyi yollamakta geç davrandığından Yıldırım Bayezid Han H. 793/M. 1391 yılında bunun üzerine yürüyüp ordusunu bozguna uğrattı ve vermekte olduğu eski vergiyi iki katına çıkardı.

Karamanoğlu Alaeddin Bey, Sultan Yıldırım Beyazıt Han'ın Rumeli yakasına geçmesinden yararlanarak Osmanlı ülkesine saldırınca Yıldırım Han, hızla Anadolu'ya geri dönüp yapılan savaşta tam bir zafer elde etmiş ve Karaman Oğlu ortadan kaldırılmıştır.

Sivas ve Tokat bölgeleri de Tatar kabilelerinden olan Kadı Burhaneddin'in elinden alındı.

Eflak Hakimi'nin ayaklanmasının, Kastamonu hükümdarı bulunan Isfendiyar Oğlu'nun kışkırtması ile meydana geldiği anlaşıldığında Sultan Yıldırım Beyazıt, haddini bildirmek için o tarafa yönelince Isfendiyar Oğlu Sinop'a kaçtı. Sinop Kalesi’nin kendisine bırakılmasını istenilince Kastamonu ve Küreinühas (Bakır Küresi) Osmanlı ülkesine katılmakla yetinildi. Ele geçirilen bu yeni yerlere şehzadeler ve komutanlar gönderildi.

Osmanlılara karşı olmak üzere Venedik, Fransa ve öteki Avrupa hükümdarlarının Selanik kıyılarına çok sayıda asker çıkardıkları duyuldu. Sultan Bayezid Han, H. 796/M. 1394 yılında hızla oraya ordu sürerek gelen düşman ordusunu kılıçtan geçirdi ve Selanik ile Yenişehir kalelerini aldı.

H. 797/M. 1395 yılında Edirne'de asker toplanıp İstanbul surları kuşatıldı ise de Macar Kralı, Osmanlı Padişahını bu işten caydırmak için 100.000 den çok bir müttefikler ordusu teşkili ile Niğbolu kalesini kuşatınca, zorunlu olarak İstanbul kuşatması kaldırılıp o yana gidildi ve düşman ordusu bozguna uğratıldı.

İstanbul'un yeniden kuşatılması amacıyla Göksu Mesiresi'nin üst yakasında "Güzelcehisar" denen "Anadoluhisarı" yapıldı Bunun üzerine Bizans Kralı, her yıl 10.000 altın vergi vermek ve İstanbul şehri içinde bir İslam mahallesi kurulup kadı ve imam atanmak koşulları ile aman dileyip durum gereği olarak bu istek kabul edilip barış yapıldı. Bundan sonra bölük bölük ordu düzülüp Tırhala ve Atina şehirleri Bizanslılardan, Divriği, Kemah ve Behisni bölgeleri Türk sahipleri elinden alınıp Osmanlı topraklarına katıldı.

Tarihlerde uzun uzun anlatıldığı üzere 15 - 20 yıldan beri Semerkand taraflarında ortaya çıkıp Müslüman ülkeleri karıştıran Timurlenk, o bölgelerdeki hükümdarları yenilgiye uğratıp büyük bir topluluk ve ordu düzüp Irak'ın Arap ve İran bölgeleri ile Azerbaycan'ı ele geçirdi.

Bağdad Padişahı olan Sultan Ahmet Celayir ve Tebriz Hükümdarı bulunan Kara Yusuf, Timur'un yıkıcı gücünden korkarak sultan Bayezid'e sığındılar. Öte yandan Yıldırım'ın memleketlerini ele geçirdiği Anadolu Beyleri de Timur'a sığınıp Osmanlı Sultanlarından şikayette bulundular. Timur’un adamlarından olup Azerbaycan bölgelerinde hüküm süren Taharten üzerine Yıldırım Beyazıt Han saldırarak kadınlarını ve çoluk çocuğunu tutsak etmekle bu yüzden ve iki tarafta bulunan sığıntı beylerin kışkırtmaları ile ortaya çıkan olaylar, haberleşmeler ve mektuplaşmalar, azarlamalar, mağrur Timur'un Osmanlı ülkesine girişi ile sonuçlandı.

Kan dökücü Timur H. 803/M. 1400 yılında Anadolu'ya yönelip Sivas şehrini yakıp yıktı. Ahalisine türlü eziyetler ettikten sonra Şam ve Halep bölgesine geçti. Buraları korumak için Suriye'ye gelen Mısır Hükümdarını yenilgiye uğratıp her zamanki adeti üzere oraları da yağma ve türlü zulüm ve işkenceler yaptı.

Ertesi yıl sonunda, abartısız 200.000 den çok Timur askeri ile 120.000 kişilik Bayezid Han ordusu, Ankara'nın Çubuk Ovası'nda8 büyük bir savaşa tutuştular. Osmanlı ordusu tam bir bozguna uğradı ve sultan Beyazıt Han tutsak edildi. Sultan Yıldırım Bayezid Han, tutsaklığının sekizinci ayında ve saltanatının onüçüncü yılında 43 yaşında iken (Akşehir'de) öldü.



__________________
DENİZ ELEKTRONİK 59

[Üyelik girişi yapmadan linki görüntülüyemezsiniz.Üye iseniz giriş yapınız. ]
mahmut_59 Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Okunmamış 10-12-2006, 18:59   #5 (permalink)
Katılımcı Üye
 
mahmut_59 kullanıcısının avatarı
Giriş: 14 Oct 2006
Konum: Tekirdağ
Yaş: 22
Mesaj: 167
Varsayılan

ÇELEBİ SULTAN I. MEHMET ve FETRET DEVRİ
(1413 — 1421)

Yıldırım Bayezid Han'ın, Emir Süleyman, İsa Çelebi, Mehmet Çelebi, Musa Çelebi, Mustafa Çelebi ve Kasım Çelebi adlarında altı oğlu vardı. Bunlardan Kasım Çelebi çok küçük olduğundan Bursa'da Harem-i Hümayûn'da bırakılmış, ötekilerin hepsi savaş alanında babalarının yanında yer almışlardı.

Bozgunluk belirtileri görünmeye başlayınca vezir-i azam Ali Paşa, Yeniçeri Ağası Hasan Ağa ve bazı devlet büyükleri, büyük şehzade Emir Süleyman'ı yanlarına alıp Bursa'ya koşarak ele geçirdikleri hazine mallarını, sultanın karılarını ve Kasım Çelebi'yi alarak Rumeli yakasına geçmek için deniz kıyısına vardılarsa da denizden karşıya atlamak hususunda Bizans İmparatoru'nun yardım etmesi gerekli olduğundan Kartal, Pendik ve Geğbuza (Gebze) kazalarını Bizanslılara geri vermek ve şehzade Kasım Çelebi'yi de rehin bırakmak sureti ile Edirne'ye vardılar.

İsa Çelebi eskiden vali bulunduğu Balıkesir bölgesine savuşup Timur'un Anadolu'dan ayrılışına dek oralarda saklandı. Mehmet Çelebi ki Çelebi Sultan Mehmet Han'dır lalası Bayezid Paşa ve bazı devlet büyükleri ve dairesi halkı olan yedi sekiz yüz atlı ile eski eyalet merkezi olan Amasya'ya gitti. Musa Çelebi babası ile birlikte tutsak ve Mustafa Çelebi savaş sırasında kayboldu.

Zalim Timur, Osmanlı ordusunun bozguna uğraması üzerine hemen Bursa, Kütahya ve öteki şehir ve bölgelere bölük bölük yağmacı tatarları musallat ederek Bursa'da bulabildikleri Osmanlı hazinesini ve Kütahya'da biriktirilip saklanmış olan Timurtaş Paşa'nın zengin hazinesini ele geçirdikten sonra her zaman yaptığı gibi, vardığı her yer halkından kurtuluş fidyesi alarak çapulculuğunu ve yıkıcılığını son kertesine vardırdı.

Karaman Oğlu Alaeddin Bey'in ortadan kaldırılmasından beri Bursa'da hapiste bulunan oğlu Mehmet Bey'i kurtarıp Karaman Beyliği tahtına, Germiyan Oğlu Yakup Bey'i Kütahya Beyliği tahtına, Saruhan Oğlu Hızırşah Bey'i Saruhan Oğulları Beyliği tahtına, Manisa ve Aydın Oğlu Cüneyd Bey'i Aydın Oğulları Beyliği tahtına, İsfendiyar Oğlu'nu da eski hükümet yerinde tahta geçirdi

Böylece görünüşte bir mürüvvet ve adalet göstermekte gibi ise de gerçekte Anadolu ülkesinde müslümanlar arasında yeniden büyük karışıklık ve savaş nedenlerini hazırlamış oldu.

Merhamet ve hamiyetin gereği, bir kaç kişinin refahını ve varlığını hazırlamak değil müslümanlar arasında fitne ve fesada yol açabilecek durumların ortadan kaldırılması ile geniş halk topluluğunun güvenliği ve güçlenmesi, ülkenin genişleyip nüfusunun artması mümkün kılacak durumun yaratılmasıdır.

Elde ettiği fırsat ve imkanları gereğince bu hususları göz önüne almayıp ****en yüz yıl gibi uzun bir süre daha müslümanlar arasında kan dökülmesine yol açacak zemin hazırlamış oldu.

Timur'un Asya ülkesinde gezip dolaşması pek çok ise de deniz geçmek adeti olmadığından Rumeli yakasına el atamadı. Bizans İmparatorunun yolladığı küçük hediyelerle yetindi.

Öte yandan Anadolu için, yapabileceği bütün zulümleri yapmakta kusur etmediği gibi Çelebi Sultan Mehmed'in, Amasya bölgesinde eşkıyayı bastırmak hususunda elde ettiği başarıları duyduğunda onu da yok etme çabasına girişti.

Şöyle ki : Çubuk Ovası'nda yapılan savaşın sonunda bir takım Tatar elebaşıları Osmanlı ülkesini çapula koyuldular. Osmanlılara düşman olan Anadolu Beylerinin adamları, özellikle İsfendiyar Oğlu'nun yakınları, Yıldırım Bayezid Han şehzadelerinin yönetimi ele almalarını önlemek için beşer onar bin haşarat ile Tokat ve Amasya bölgelerinde dolaşmaya başlayınca Çelebi Sultan Mehmed Han zarurî olarak bunları kovalayıp serlerini ortadan kaldırmak zorunda kalmıştı.

Çelebi Sultan Mehmet Han'ın kapısı halkı ve yönetimi altında bulunan Amasya askeri iki üç bin kişiden ibaret iken Tanrının yardımı ile o kalabalık kan dökücü eşkıya takımını birer birer ortadan kaldırarak babasının yerini tutabileceği anlaşıldı. Bunu gören mağrur Timur, kendisine damad edinmek vaadi ile Çelebi Sultan Mehmed'e mektup yazdı. Yıldırım Bayezid Han'a da, bu daveti kabul ederek gelmesini emreden bir yazı yazdırdı.

Şehzade Mehmet Çelebi'nin komutanları ve devlet adamları, Timur'un nasıl kıyıcı ve zalim bir kişi olduğunu söyliyerek gitmesini uygun görmemişlerse de şehzade Mehmet Çelebi, gençliği dolayısı ile hilekar hasmının sözlerine kanarak bir iki bin atlı ile yola çıkmış fakat bir kaç konak gider gitmez, yolunu beklemekte olan iki bölük hain sürüsü ile karşılaşıp kahramanca çarpışarak darmadağın etmişse de bunların ortaya çıkışı, komutanlarının ve devlet adamlarının görüşlerini doğrular nitelikte olduğundan Amasya'ya geri dönüp mazeretini bildirmek üzere hocası Sofu Bayezid'i, Timur'un yanına yolladı. Bu sırada Yıldırım Bayezid ölmüş bulunduğundan Timur baş sağlığı dilemek üzere bazı hediyelerle Sofu Bayezid'i Sultan Mehmed'e geri yolladı.

Edirne'de Emirlik etmekte olan büyük şehzade Emir Süleyman'a da hediyeler yolladı ve baş sağlığı diledi.

Timur, Tire'de kışlamakta iken Cenevizliler'in îzmir limanında yaptırmış oldukları kaleyi müslüman hükümdarların alamadıklarını duydu. Hem gücünü kuvvetini halka göstermek, hem de Frenklerin biriktirdikleri malları ve eşyaları çapul etmek için ilk baharda saldırıp İzmir'i hemen ele geçirdi. Bundan sonra başkenti olan Semerkand'e dönmeye karar verip, Kara Tatar denen halkı da yanına abp Anadolu'dan çıkıp gitti

Bu Kara Tatar taifesi, Cengizîler (Moğollar) tarafından Selçuklulara göz kulak olmak üzere Anadolu'ya yollanan kavimlerden olup zamanla Kayseri ve Sivas bölgelerinde çadır kurup yerleşmişlerdi.

Rahmetli Yıldırım Bayezid Han, Sivas'ı ele geçirdiği zaman bunlardan tekalif-i divaniye'yi17 almayıp yalnız savaşlar sırasında savaş hizmetlerinde çahştırılmakta olduklarından günden güne çoğabp 40 - 50 bin kişi olmuşlardı. Timurlenk Anadolu'ya yönelince bunların başkanlarına Saltanat-ı Rum'u (Osmanlı tahtı) vaad ile gizlice yanına çağırdığından bu halk hemen Timur ordusuna katılmışlardı. İş bittikten sonra Timur, her ne düşünce ile ise bunları birlikte götürmeyi uygun bulup ancak kendi istekleri ile gitmeyeceklerini bildiğinden büyük bir ordu ile dört yanlarını kuşatarak abp gitmiştir ki Timur'un Anadolu'da yaptığı en hayırlı iş, bu olmuştur.

Her ne kadar konumuz dışında ise de İzmir setri doğum yerim olduğundan bura hakkında bazı bilgi vermeyi uygun buldum. Ancak adı geçen şehir, herkesin gelip geçtiği bir yer öldüğünden şehrin bugünkü durumunu anlatmak gereksizdir. Biz yalnız eski durumu ile bayındırlık nedenini anlatacağız.

izmir limanı, Anadolu'nun gemi yanaşma yeri olduktan başka gayet yararlı tuzlaları vardır. Küçük bir şehri ve limana bakan dağ üstünde "Kıdifa" adlı bir melikeye nisbet edilen kalesi vardır. Bu kale, Aydın Oğullan'nın elinde idi. Ünlü seyyah İbn-i Batuta'nın (1304 —1369) yazdığına göre memleketin valisi bulunan Aydın Bey Oğlu Mehmed Bey'in oğlu Hızır Bey gemiler düzüp daima adaları ve Rum memleketlerini vurup mal ve tutsak alageldiğinden, kendisinden papaya şikayet edilip papa da, uluslar arasında elden ele geçen deniz gücü sırası ellerinde bulunan Cenevizli'lere emi etmekle bir gece ansızın çok sayıdaki gemilerle şehri bastıklarında adı geçen Hızır Bey kaleden inip savunmaya çalışmış ise de gücü yetmeyip kendisi de şehid oldu. Böylece Cenevizliler şehri ele geçirdiler ama ne onlar kaleye ve ne de kalede bulunanlar şehirde üstünlük kurdular.

Bu nedenle Cenevizliler liman kıyısında bir kale yaparak limanın ve tuzlanın gelirlerini almaktalar iken bu kale Timur tarafından ele geçirilip tamamen yıkıldı. Bu kalenin üç yanı deniz bir yanı kara olup Timur'un, denize açık yanlarını doldurtarak ele geçirdiği, tarihlerde yazılı ise de kaleye nereden girdiği belli değildir.

Bundan sonra İzmir şehri Aydın Oğlu Soyundan olup İzmir Oğlu denilen Cüneyd Bey'in ülkesi içine alınmakla limana bakan ve yukarıda adı geçen Kıdifa Kalesi ki yakın zamana dek adı geçen melikenin veya ilahenin dörtgen biçiminde ve 7 - 8 metre büyüklüğünde mermer üzerine kazılmış resmi, mezarı olduğu tahmin edilen taştan oyma bir sanduka üzerinde ve kale kapısı dışında kale duvarına gömülü bir durumda durmakta ve görünmekte idi.

Cüneyd Bey, limanın korunmasından önce, Osmanlı saldırısından vücûdunun korunması ihtiyacını duyduğundan kaleyi onartıp sağlamlaştırdı. İkinci Murad Han zamanında Anadolu Beylerbeyisi Yahşi bey, Cüneyd Bey'in ortadan kaldırılması ile görevlendilirince çok zorluk çekti ve uzun süre kaleyi kuşattıktan sonra ele geçirebildi. Kale her ne kadar limana bakıyorsa da eski topların menziline göre limanın korunması yeterli olmadığından korunmak için de Osmanlılar'ca gerek görülmediğinde bu kale değerini yitirip deniz kıyısında bulunup Hisar Camii diye anılan camiin önünde aşağı yukarı beş altı bin metre kare18 genişliğinde bir kale yapılıp düşman gemilerinin sataşmaları buradan önlenmişti.

H. 1081/M. 1670 - 71 yılında Köprülü Oğlu Fazıl Ahmet Paşa, Girid'in zaptından dönüşünde İzmire uğrayıp, ahalisinin rica ve yalvarmaları üzerine iki saat uzaklıktaki yerden, büyük kemerler ve taştan yollar yaptırarak adam belinden daha kalın bir su getirttikten başka yontma taştan büyük bir han, bir çarşı bir çifte hamam ve bir cami yaptırdı.

Ayrıca, Fazıl Ahmet Paşa'nın yapı emini olan vekil harcı Osman Ağa da aynı bollukta bir su daha getirtti. Daha sonra Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Küçük Vezir Hanı adıyla başka bir han, yeşil direkli adında çifte bir hamam ve daha sonraları Dar üs-Saade Ağası Beşir Ağa, büyük han ve çarşılar yaptırmıştır.

İzmir şehrine 13 Km. kadar uzaklıkta olan ve limanın kapısı gibi olan Sancak Burnu adlı yere, Girid seferi nedeni ile dördüncü Mehmed Han zamanında bir kale yaptırılıp içine büyük toplar yerleştirilmiştir ki yeni Kale adıyla anılan bu kale hala ayaktadır. Uzun süre bakımsız kaldığından H. 1244/M. 1828 - 29 yılında îzmir Ayanı bulunan rahmetli babam Mansûrî Zade Emin Efendi, padişah fermanı ile onarımına görevlendirildiğinden elindekini avucundakini sarf edip kaleyi onartmış, dışına tabyalar ve bir denizden öteki denize hendek kazdır mıştır.

Gariptir ki sadrazam Köprülü Oğlu Fazıl Ahmet Paşa, Girit Ada-sı'ndaki Kandiye şehri kuşatmasında döktürülüp kullanıldıktan sonra getirtip İzmir'in bu kalesine koydurduğu iki tunç top — ki içine adam girebilir ve birinin ağzında iki dane gülle yarası olmakla sağlamına "Gazi", bu yaralısına da "Şehit" denir — biraz önce dediğimiz gibi kale dışına tabyalar yaptırıldığında bu topları çıkarmak istediklerinde çıkaramamışlardır. Girit'te yapılıp buraya getirildiği halde kaleden tabyaya çıkarılamaması arasındaki güç farkının anlaşılması için bu hususu buraya yazdım.

Bu kalenin yapılması ile, îzmir şehri önündeki adı geçen liman Kalesinin önemi kayb olduğundan çevresine çarşı ve hanlar yapılmıştı. H. 1286/M. 1869 - 70 yılında padişahın izni gereğince kale içinde bulunan 25-30 ev satın alınıp yıktırılarak dul ve yetimler için yapılması düşünülen ıslahhaneye gelir olmak üzere yerine çarşı yapılması işine girişildi.

Açıklanan nedenlerle şehir günden güne genişleyip nüfusu artmış, vaktiyle şehrin dışında bulunan mezarlıklar şimdi şehrin ortasında kalmıştır. Biz gene konumuza dönelim.

Timur'un geri gittiği haberi duyulunca, bir kaç yüz bin çapulcunun yol uğraklarını ne duruma getirecekleri bilinmekle oralara yakın yerler halkı dağ başlarına çekildikleri gibi Çelebi Sultan Mehmet de Amasya'dan çıkıp Bolu Dağları'na gidip işin sonunu bekledi.

Uğursuz Timur'un cehennem olup gittiği anlaşılınca Çelebi Sultan Mehmed, yanında bulunan bir kaç bin askerle inip Bursa'ya yönelmiş ise'de Isa Çelebi saklandığı yerden çıkıp ondan önce babasının tahtını ele geçirmiş bulunduğundan iki kardeş taht savaşma giriştiler.

Mehmet Çelebi'nin askerleri İsa Çelebi'nin ordusunu darmadağın edip H. 806/M. 1403 - 4 yılında Çelebi Sultan Mehmet Bursa'ya girerek Osmanlı tahtına oturdu.

Germiyan Oğlu'na emanet edilmiş olan Yıldırım Bayezid'in ölüsü ile şehzade Musa Çelebi getirtilerek, cenaze, özel türbesine gömüldü; kardeşine de iltifatlar etti.

Edirne'de hüküm süren Emir Süleyman, kardeşi Çelebi Sultan Mehmed'i ortadan kaldırmak amacı ile Anadolu yakasına geçmeği tasarladı ise de vezir-i azam Ali Paşa, îsa Çelebi'yi, Çelebi Sultan Mehmed'e musallat etmeyi daha uygun gördüğünden İsa Çelebi, Emir Süleyman tarafından teşvik ve yardım edilerek yollanıp Çelebi Sultan Mehmet ile yeniden savaşa tutuştu ise de yine bozguna uğradı. Bu kez, Menteşe, Saruhan ve İzmir Oğullarının yardımı ile cesaretlenip yaptığı saldırıda da yenilerek kaçmış, daha sonra Eskişehir'de saklandığı yerde bulunup öldürülmüştür.

Tanrının yardımına nail olmuş olan Padişah Sultan Mehmet, Aydın'a doğru yönelip Ayasluğ'da yapılan savaşta İzmir, Saruhan ve Menteşe Oğullarını bozguna uğratıp Aydın ve Manisa sancaklarını ele geçirdi. Saruhan Oğlu Hızırşah Bey'i öldürtüp İzmir Oğlu Cüneyd Bey'in af dileğini kabul ile yalnız İzmir kalesini kendine bırakarak Bursa'ya döndü.

Hızırşah Bey'in öldürülmesi konusunda Müneccim Başı, ünlü tarihinde, Timur olayında affı imkansız bir cürüm işlemiş olması öldürülmesine sebep oldu demekte ise de nasıl bir suç işlediğini açıklamamıştır. Timur'un yanma geçmek, yahut da Isa Çelebi'ye yardım etmek suçu olsaydı bu tür suçlar, dağınık hükümdarcıklarm hepsince işlenmiş olduğundan onlar gibi bunun da affedilmesi gerekirdi. Fakat bu Hızırşah, sarhoş ve alçak bir herif olduğundan Timur olayında saltanat hanedanının namusuna leke sürücü yakışıksız bir davranışta bulunmuş olmalı ki başkaları affedildiği halde bu, ondan mahrum edilmiştir.

Çelebi Sultan Mehmed'in özgürlüğü Emir Süleyman'ı huzursuz ettiğinden büyük bir ordu ile Anadolu'ya geçip Sultan Mehmed üzerine saldırdı. Durum, Mehmed Han'ın ileri gelenleri arasında tartışıldı. Emir Süleyman her ne kadar içkiye ve eğlenceye düşkün olup, bu durum tahta geçmesine engel ise de şehzadelerin en büyüğü ve Rumeli'deki beylerin ve komutanların başkanı olmakla, durumu iyice belli oluncaya dek çekingen davranılması, karşı koymaktan kaçınılması sonucuna varıldı. Bunun üzerine Sultan Mehmed Amasya'ya gitti. Emir Süleyman onu izleyerek Ankara'ya vardı ve sonra Bursa'ya geri döndü.

Emir Süleyman'ın, adeti üzere her gün hamamlarda zevk ve safa ile meşgul olduğunu duyan Çelebi Sultan Mahmet, ordusu ile ansızın Bursa'ya saldırdı ise de şiddetli yağmurlar nedeni ile bazı ırmakları geçmek mümkün olmayıp, birkaç gün süren savaştan sonra Amasya'ya döndü.

Emir Süleyman'ın İsa Çelebi'yi Sultan Mehmed'e musallat etmesine bir karşılık olmak üzere Sultan Mehmet de küçük şehzade Musa Çelebi'yi, yardımlarla Sinop'tan Rumeli'ye yolladı. Emir Süleyman bu durumu görünce Anadoludan ayrılıp Rumeli'ye geçti.

Emir Süleyman'ın sarhoşluğundan bıkan Rumeli ileri gelenleri ve komutanlar, Musa Çelebi'ye katılmışlar ise de Emir Süleyman gelince gene onun tarafına meyi etmeleri üzerine Musa Çelebi dağ başlarına kaçtı.

Bu sırada ki H. 813/M. 1410 - 11 dir, Emir Süleyman'ın vezir-i azami Ali Paşa öldü. Edirne sarayında işlerin büsbütün bozulduğunu gören Musa Çelebi, ansızın Edirne'ye saldırdı. Emir Süleyman bir hamamda sarhoş ve kendinden geçmiş bir durumda bulunduğundan Musa Çelebi'nin Edirne'ye geldiğini anlatmak üzere yanına girenlere kızıp, hatta bunlardan yeniçeri ağası Hasan Ağa'nin sakalıni tellak usturası ile traş ettirince herkes kendisinden yüz çevirdi. Emir Süleyman, kötü haberlerin kendisine ulaştırılmasından biraz sonra ayılıp istanbul'a doğru kaçarken yolda tutulup öldürüldü.

Musa Çelebi Rumeli'ye yollanırken, amaca erişirse hutbe ve sikkeyi Mehmet han adına söyletmesi konusunda aralarında anlaşmışlarken Emir Süleyman ortadan kalkıp kendisi tahta geçince bağımsızlık davasına kalkıştı. Ama bir ülkede iki hükümdarın bulunamayacağı da değişmez bir kural olduğundan Sultan Mehmet han büyük bir ordu ile Rumeli yakasına geçti. Yapılan savaşta başarıya ulaşılmış iken, Sultan Mehmed ordusunun kaçanları kovalamak için ayrıldığını, ağabeyisinin az bir askerle kaldığını gören Musa Çelebi, yanındaki Kapı Kulu askerleri ile saldırınca Sultan Mehmet zorunlu olarak kaçıp Bursa'ya geldi.

Musa Çelebi sert huylu ve kuruntulu bir kişi olduğundan eski komutanların ve devlet adamlarının çoğunu yerlerinden atıp sert davrandığı gibi değerli bir devlet adamı olan Evrenos Bey'e de kötü davranıp kendisine hakaret ve rahatsız etmiş, ayak takımından biri olan Kör Şahmelik adındaki birini kendine vezir edinerek halkı iyice soğutmuştur.

Bu tür davranışlarından dolayı Emir Süleyman'ın sadrazamı rahmetli Ali Paşa'nm oğlu İbrahim Paşa'yı vergi istemek için elçilikle istanbul'a gönderdiği halde İbrahim Paşa, Edirne'ye dönmeyip Sultan Mehmed'in yanına Bursa'ya gitti.

Ertesi yıl yani H. 816/M. 1413 - 14 yılında Sultan Mehmet Han yeniden Rumeli yakasına geçtiğinde Rumeli emirlerinin çoğu yanına geldiler. Bu durum karşısında Musa Çelebi karşı koymaktan çekinip Niş bölgesine doğru geri çekildi.

Sultan Mehmet kendisini izliyerek yaklaştığında zorunlu olarak şiddetli bir çarpışmaya tutuştular. Musa Çelebi'nin yanındaki birlikler bozguna uğradı, Musa yakalanıp öldürüldü.

Timur olayından Musa Çelebi'nin ölümüne dek geçen oniki onüç yıllık zaman içinde Osmanlı ülkesinde türlü savaşlar ve çatışmalar olmuş, sonunda Mehmet Han yalnız başına tahta geçerek devlet gemisi selamet sahiline ulaşıp fitne dalgaları oldukça yatıştı.

Karaman oğlu Mehmed Bey, Sultan Mehmet Han'ın, Musa Çelebi ile olan meşguliyetini fırsat bilerek bir aydan fazla bir süre ile Bursa'yı kuşatma cesaretini gösterdi. Bu kuşatma sırasında da türlü çapullar yapmış, soygunculuk etmiş hatta, bazı Bizans tarihçilerinin anlattıklarına göre rahmetli Yıldırım Bayezid Han'ın türbesini yıkıp türlü hakaretler yapmakta iken Musa Çelebi'nin cenazesi şehre girince, Çelebi Sultan Mehmed'in başarısını anlayıp cezalandırılacağından korkarak çabucak kaçıp oradan uzaklaşmıştı.

Sultan Mehmet Han, Anadolu'ya döner dönmez Karaman Oğlu üzerine yürüdü. Akşehir, Beyşehir, Seydişehir ve Said İli denen bölgeleri — ki buralar Murad Han zamanında belli bir bedelle satın alınmış iken Timur olayında yeniden Karaman Oğlu'nun eline geçmişti— yeniden Osmanh ülkesine katıldılar. Konya da kuşatıldığı halde bazı sıkıntı verici olayların ortaya çıkması üzerine kuşatma kaldırıldı.

Ertesi yıl gene Karaman Oğlu'na haddini bildirmek için Ankara Ovası, Padişahın ordu merkezi yapıldı. Padişah biraz rahatsız olduğundan burada eylenilmekte iken Anadolu Beylerbeyisi Bayezid Paşa, Karaman Oğlu'na, Padişahın rahatsız olduğunu haber vererek daha bir çok güzel hileli sözlerle onu umutlandırıp aldatması üzerine, ansızın ordusunu basıp Karaman Oğlu Mehmet Bey ile bir oğlunu yakalayıp Padişaha yolladı.

Sultan Mehmet Han iyi ahlakı dolayısıyla, bundan sonra bir daha Osmanh devleti'ne düşmanhk etmemek üzere Karaman Oğlu'na yemin ettirdikten sonra salıverdi. Bayezid Paşa'nm eyaletine de vezirlik rütbesi ekledi.

Karaman Oğlu memleketine dönerken "bizim Osman Oğulları ile düşmanlığımız beşikten mezara dek sürer" demiş ve otlakta bulunan Padişahın at sürülerini ahp gitmiştir. Bir kaç yıl sonra gene ayaklanıp Antakya'yı kuşattığı sırada top güllesi ile vurulup parça parça olmuş, böylece yemin bozanhğmm cezasını görmüştür.

Çelebi Sultan Mehmed'in Ölümü

Sultan Mehmet Han, Edirne'de oturmakta iken H. 824/M. 1421 yılında 43 yaşında olduğu halde ve bağımsız olarak sürdürdüğü saltanatının sekizinci yılında öldü. Ölüsü Bursa'ya getirtilip kendi adıyla anılan türbesine gömüldü.

Bu hükümdar yumuşak huylu, sabırlı, cesur ve çalışkan, aklına koyduğu şeyi gerçekleştiren, başarılı ve şanı yüce bir padişahtı. Türlü zahmet ve meşakkatlerle Osmanlı Devletini yenilemiş, 24 savaşta bizzat bulunmuş, kırka yakın yara almıştır. O, bu denli uğraşıları arasında Edirne'de ve Bursa'da pek çok hayır işleri yaptırmayı başardıktan başka Harameyn'e yani Mekke ve Medine'ye "surre alayı" 19 yollanmasını da ilk kez bu padişah başlatmıştır. Zaten hastalıklı bir vücuda sahip olduğundan zamanının çoğu yatakta geçip genç yaşta öldü. Bazıları doğumunu H. 793/M. 1391 yılı olarak kayd edip babasının ölümünde 12 yaşında idi derler. Bazıları da doğumu H. 781/M. 1379 - 80 de olduğundan babasının ölümünde 24 yaşında bulunduğunu söylerler.

Babası zamanında Amasya valisi ve Timur savaşında çarhacı20 olmasına, sonraki yaptıklarına ve şehzadesi Sultan ikinci Murad'm doğumunun H. 806/M. 1403 - 4 yılında bulunmasına bakılınca ikinci söylentinin daha doğru olması gerekir. Ama bazı tarihlerde de annesi Şah Hatun, Germiyan Oğlu Yakup Bey'in kız kardeşi olarak gösterilmiş, Şah Hatun ise H. 783/M. 1381 - 2 yılında Yıldırım Bayezid Han ile evlenmiş olduğundan bu tarihlerde de bir yanlışlık olmak gerekir. Bütün bunlar göz önüne alınınca Sultan Mehmet Han'ın doğum tarihi doğru olarak bilinmemektedir.

Çelebi Sultan Mehmet Edirne'de ölünce, saltanat tahtına varis olup Amasya'da bulunan büyük şehzade Sultan ikinci Murad'a durum bildirildi. Rahmetlinin vasiyeti üzerine ölüm haberi gizli tutuldu. "Padişahımızın İzmir Oğlu üzerine yürüyüşü var" söylentisi ile Edirne'de bulunan askerin bir miktarı Anadolu yakasına geçirilmiş ise de sipahi ve silahtar taifesi ölüm işini sezinleyip Padişahı görmekte ayak dirediler.

Devlet ileri gelenleri bu istek karşısında çok sıkıntıya düşüp hekim-başı'nın tertibi ile ölüye giysileri giydirilip karanlık odada taht üzerine oturtulup arkasına da bir adam konup subaylardan üç beş kişi içeri alındı. Ölünün arkasına konmuş olan adam onun ellerini ve başını kımıldattığından, girenler işin farkına varamadan dua ederek çıktılar.

Tarihçiler bu konuda ağız birliği etmektedirler. Bu işte ölünün bedeninin bazı ilaçlarla tahnit olunduğu açık ise de alınan tedbirin akla uygunluğu zorcadır.



__________________
DENİZ ELEKTRONİK 59

[Üyelik girişi yapmadan linki görüntülüyemezsiniz.Üye iseniz giriş yapınız. ]
mahmut_59 Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla

Sponsored Links
Okunmamış 10-12-2006, 19:00   #6 (permalink)
Katılımcı Üye
 
mahmut_59 kullanıcısının avatarı
Giriş: 14 Oct 2006
Konum: Tekirdağ
Yaş: 22
Mesaj: 167
Varsayılan

Murat Han II


Altıncı Osmanlı sultanı. Babası Çelebi Sultan Mehmed, annesi Dulkadır ailesinden Emine Hatun olup, 1404’te Amasya’da doğdu. Çocukluğu Amasya, Bursa ve Edirne’de geçti. Küçüklüğünden itibaren devrin büyük alimlerinden okuyarak yetişti. 1415’te on iki yaşındayken idari ve askeri bilgileri öğrenip, tecrübe sahibi olması için, lalası Yörgüç Paşanın yanında Amasya Valiliğine tayin edildi.

Şehzade Murad, ilk vazife yeri Amasya’dayken, 1416’da asi Börklüce Mustafa isyanını bastırdı. 1421’de Anadolu Beylerbeyi Hamza Bey ile İsfendiyaroğulları'ndan Samsun’u aldı. Babasının vefatıyla 25 Haziran 1421’de Bursa’da tahta çıktı.

Sultan İkinci Murad Han, 1422’de Osmanlı Devleti için büyük tehlike arz eden Bizans’ın entrikalarına son vermek ve hazret-i Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem tarafından vaad edilen manevi müjdelere kavuşmak için İstanbul’u kuşattı. Bunun üzerine Bizans İmparatoru, Anadolu Beyliklerini, Osmanlı Devleti aleyhine kışkırttı. Sultan İkinci Murad Hanın kardeşi Küçük Mustafa, isyan ederek Karaman ve Germiyan beylik kuvvetleriyle Bursa’yı kuşatınca, İstanbul’da kafi miktarda kuvvet bırakıp, Edirne’ye gitti. Edirne’den Bursa’ya geçti. Küçük Mustafa yakalanıp, cezalandırıldı. Karaman, Eflak beyleri ve Venedikliler ile antlaşma yapıldı. Candarlı İsfendiyar Bey itaat altına alındı. İstanbul kuşatmasını hızlandıran Murad Han, İmparatorun şehri Venedik hakimiyetine teslim edebileceği ihtimaliyle 22 Şubat 1424’te Bizanslılarla antlaşma yaptı. Bu antlaşma ile, Ege ve Karadeniz kıyılarını Osmanlılara terk eden Bizanslılar, yıllık otuz bin düka altın haraç vermeyi kabul ettiler. Anadolu’da İzmir, Menteşe ve Teke beylikleri, Osmanlı hakimiyetine geçti. Germiyan Beyliği, Osmanlı Devletine katıldı. 1425’te Selanik’i ele geçiren Venedikliler, Osmanlılara karşı Macarlar ile ittifak kurdular. 1426’da Batı Anadolu’dan hareket eden Türk denizcileri, Venediklilere ait Eğriboz, Modon ve Koron’a sefer yaptılar. Osmanlı-Venedik Harbi 1425-1430 yılları arasında devam etti. Venediklilerin batı ve doğu devletleriyle ittifak kurmasına rağmen, Sultan İkinci Murad Han, Şubat 1430’da Selanik’i fethetti. Venedik donanması, Gelibolu’da Türk donanmasına taarruz ettiyse de müthiş bir bozguna uğradı. Temmuz 1430’da, Osmanlı-Venedik Harbine son veren Lapseki Antlaşması imzalandı. Selanik Osmanlılarda kaldı. Venedikliler yıllık vergiye bağlandı.

İtalyanların hakimiyetindeki Yanya’da, ahali, despot kavgalarından bıkmıştı. Yanyalılar, Selanik’te bulunan Osmanlı Sultanı İkinci Murad Hana müracaat edip, Türk adaletine sığınarak hürriyet istediler. Rumeli Beylerbeyi Sinan Paşa, ahalinin hürriyetine dair Sultan Murad Hanın fermanını getirince, şehrin anahtarı Osmanlılara teslim edildi. Böylece 1431’de Yanya ve çevresi de Osmanlı hakimiyetine girmiş oldu.

Balkanlarda ahalinin Osmanlı adaletini, kendi ırk, din, dil ve kültüründen olan idareye tercihi, başta Papalık olmak üzere Hıristiyan kral, despot ve prenslerini telaşa düşürdü. Balkan milletlerinin Osmanlı idaresini tercih etmelerinin önüne geçmek için, içeride ahaliye zulüm, dışarıda da diğer devletlerle ittifak kurdular. Türk'ü Türk'e düşürmek için, hakimiyet mücadelesindeki Anadolu beyliklerini Osmanlılar üzerine saldırtırken, Papanın da teşvikiyle büyük bir Haçlı ordusu kurmak için hazırlıklara başladılar.

1435’te Karamanoğlu İbrahim Bey yola getirildikten sonra, İkinci Murad Han, Rumeli’ye geçti. Akıncı Beyi Ali Bey’e Macaristan’ı vurma emri verildi. 1437’de Ali Bey’in kırk beş gün süren Macaristan akınında, Demirkapı geçilerek Erdel’e girildi. Akıncılar Macar şehirlerinin askeri mevkilerini tahrip edip, yetmiş bin esir alarak, pek çok ganimetle döndüler. Osmanlılara karşı düşmanca tavır alan Sırp Kralı Brankoviç’ten, 1439’da ülkesinin başşehri Semendire’nin anahtarı istendi. Brankoviç, Osmanlı teklifini kabul etmediği gibi ayrıca ordu hazırlattı. Osmanlıların taarruz harekatını haber alan Brankoviç, Semendire’nin müdafaasını oğluna bırakıp, Macar Kralına sığındı. Üç ay kuşatmadan sonra Semendire kalesi 27 Ağustos 1439’da fethedildi. Almanya İmparatoru ve Macaristan Kralı İkinci Albert, Semendire’yi kurtarmak için sefere çıktı. Macaristan Seferi kumandanlarından İshak Bey ve Osman Çelebi kumandasındaki Osmanlı ordusuyla karşılaşan İkinci Albert, muharebe başlamadan ordusuyla kaçmaya başladı. Macar ordusunun müthiş bir bozgun havasıyla kaçışı, İkinci Albert’i de korkuttu. Albert, bu telaş içinde canını zor kurtardı. Bu seferden ürken Bosna Kralı Tvartko yıllık yirmi bin duka altın vergisini, yirmi beş bin duka altına çıkardı. 1441’de Belgrad Kuşatmasının neticesiz kalışı, Avrupalıları ümitlendirip, yeni bir ittifaka heveslenmelerine sebep oldu. Macarların milli kahramanı Hunyadi Yanoş’un, Bosna’ya girişi, Balkan hükümdarlarının ve Anadolu beyliklerinin Osmanlılara karşı birleşmesine yol açtı. Bu sırada İkinci Murad Hanın, Karamanoğulları meselesiyle meşgul olmasından istifade eden Haçlı ordusu, 1443’te Tuna’yı aşarak Sofya ve Niş’i aldı. 1444’te Yalvaç Muharebesinde, iki taraf da kesin bir üstünlük kuramadı. Haçlılar, geri çekildiler. Neticede, 12 Temmuz 1444’te Macarlarla on yıl süreli Segedin Sulh Antlaşması imzalandı.

Sultan İkinci Murad Han, Segedin Antlaşmasından sonra; Hacı Bayram-ı Veli’nin İstanbul’u fethedeceğini işaret buyurduğu oğlu Mehmed (Fatih) lehine; “Sağlığımda oğlumun padişahlığını göreyim” diyerek saltanattan çekildi. Osmanlı tahtına on iki yaşındaki İkinci Mehmed Hanın geçirilmesi on yıllık Segedin Sulh Antlaşmasına rağmen, başta Papalık ve Macarlar olmak üzere Avrupa devletlerini ümitlendirdi. Osmanlılara karşı birleşerek hazırlıklarını süratle tamamladılar. Hunyadi Yanoş, Segedin Antlaşmasını bozarak, yanında Papalık kuvvetleri de olduğu halde, büyük bir Haçlı ordusuyla hareket etti. On iki yaşındaki Sultan Mehmed Han, ömrünün yirmi sekiz yılını muharebe meydanlarında geçiren babası İkinci Murad Hanı, yaşından umulmayacak ifadelerin bulunduğu tarihi davet mektubu ile, tahta geçmeye çağırdı. İkinci Murad Han, Manisa’dan Edirne’ye geldi. Murad Hanın kumandayı ele almasından sonra, tecrübe, dirayet ve askerlerin içten bağlılığının da verdiği kuvvetle, Varna’da Haçlılara karşı Türk tarihinin en muhteşem zaferlerinden biri daha kazanıldı. (Bkz. Varna Muharebesi)

Tekrar tahta çıkan Murad Han, ilk seferini Bizans İmparatorunun kardeşi, Mora despotu Konstantin’in tecavüzkarane faaliyeti üzerine yaptı. Despot Konstantin’den, Mora’da tecavüzleri durdurması ve işgal ettiği araziden çekilmesi istendiyse de reddedildi. Elde edilen bilgiler neticesinde Turahan Bey kumandasında öncü akıncı kuvvetleri gönderildi. Sultan Murad kumandasındaki asıl Osmanlı ordusu, 1446’da Korent ve Balyabadra’yı zaptetti. 1447’de Arnavutluk isyanı bastırıldı.

Macarların milli kahramanı Hunyadi Yanoş, Varna Muharebesi mağlubiyetinin lekesini silmek için Macarlardan başka Eflak, Bohemya ve Almanya’dan kuvvet toplamıştı. Asi Arnavutluk Beyi dönme İskender ile de ittifak kuran Hunyadi Yanoş, kendisiyle beraber olmayan Sırbistan’ı işgal edip, Tuna’yı geçti. Osmanlı Sultanı Murad Han, Haçlı ittifakına karşı lüzumlu hazırlıkları tamamlayıp, Anadolu Beyliklerinden de yardımcı kuvvetler aldı. Kosova’da düşmana karşı cephe alan Murad Han, Türk-İslam an'anesince, Muharebeden önce antlaşma teklif ettiyse de Haçlılar kabul etmedi. 17 Ekim 1448’de başlayan ve üç gün devam eden meydan muharebesi, Haçlıların bozgunu ile neticelendi (Bkz. Kosova Meydan Muharebesi). Hunyadi Yanoş, canını güçlükle kurtarabildi. Murad Han, 1450’de Arnavutluk Seferine çıktıysa da tamamlayamadı. 3 Şubat 1451 tarihinde vefat etti. Vasiyetnamesini tanzim edip vezirlere şahitlik ettirdi. Bursa’ya defnedildi. Türbesi, Bursa’da Muradiye mahallesinde yaptırmış olduğu cami yanındadır.

Sultan Murad, büyük bir sarsıntıdan yeni çıkmış olan devletin hükümdarı olduğu zaman, çok gençti. Anadolu’da Timur Han'la yeniden ortaya çıkan Türk Beyliklerinin; Rumeli’de ise devletin zaafından istifade etmek için fırsat gözleyen Balkan ve Avrupa devletlerinin korkunç ihtiraslarıyla karşı karşıya idi. Bizans, devletin başına her gün yeni bir gaile, bir iç buhran açmak için sinsi sinsi çalışıyordu. Böyle buhranlı bir devirde devlet idaresini eline alan Sultan Murad Han, hayatı boyunca, Anadolu’da Türk birliğinin kökleşmesi için çalıştı. Rumeli’de tabii hudutlar içinde yaşamayı tercih etmesine rağmen, memleket menfaati icab ettirdiği vakit asla vazifeden kaçmayacak ve hayatını bu uğurda fedadan çekinmeyecek kadar cesur, metin, iradeli, azimkar idi. İç ve dış gailelerle geçen hükümdarlık hayatı sonunda, sadece siyasi ve askeri bakımdan değil, medeniyet bakımından da yeni çağı açacak olan oğlu Sultan Mehmed’e, mamur ve her türlü ilmi gelişmeye hazır bir ülke bıraktı.

Murad Han, ince ruhlu, hassas, lütufkar, adil, merhametli olup sözüne sadık, cesur ve tedbir sahibi, kumanda kabiliyeti yüksek bir devlet adamıydı. On iki yaşında şehzade iken başlayan muharebe hayatı, vefatına kadar devam etti.

İlmi sohbetleri sever, alimleri himaye eder ve onların ihtiyaçlarını karşılardı. Haftanın iki gününü ilim meclisinde sohbetle geçirirdi. Kendisinin de ilmi ve ibadeti çok; zühd, vera ve takvası pek fazlaydı. Oğlunu ve kızlarını evlendirdikten sonra, bir gün veziri Çandarlı İbrahim Paşaya dönmüş; “Koca Çandarlı! Bu dünyada arzulanan nedir ki? Oğul evermek, kız çıkarmak... Bunları Allahü tealanın izniyle yerine getirdik. Geriye iman ile gitmek kaldı” demişti.

Hemen bütün ömrünü gaza meydanlarında geçirdiği halde, imar işlerine ehemmiyet verip çok eser bıraktığı için Ebü’l-Hayrat diye anıldı. Bursa, Edirne ve başka şehirlerde, yoksullar için imaret ve ulema için medrese yaptırdı. Edirne’de darülhadis ve buna gelir olarak Tahtakale Hamamı, Alacahamam ve Üç Şerefli Camiini yaptırıp, bunları bir çok vakıflarla destekledi. Bursa’da Muradiye semtinde cami, medrese ve imaret yaptırdı. Edirne’de Ergene civarında bir köprü yaptırıp, Uzunköprü kasabasını kurdu. Selanik ve İpsala’da da camiler inşa ettirdi. Her yıl Kudüs, Halil-ür-Rahman, Mekke-i mükerreme ve Medine-i münevvere yoksulları için otuz beş bin altın gönderirdi. Ankara bölgesinde Balıkhisarı adlı büyük bir subaşılığın köylerini Mekke yoksullarına vakfetmişti. Bulunduğu şehirde, her yıl on bin altını kendi eliyle seyyidlere paylaştırırdı. Tebaasının hakkına ziyadesiyle riayet eder, kul hakkından pek sakınırdı. Babası Çelebi Sultan Mehmed Handan kalma, Mekke-i mükerreme ve Medine-i münevvere fakirlerine, Resul-i ekrem efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) komşularına hediye gönderme adetini devam ettirdi.

Tezkirelerin, şiir söyleyen ilk Osmanlı sultanı olarak zikrettikleri İkinci Murad Han;

Gerçi-kim haddim değüldür buseni kılmak dilek,
Arif olan çün bilür anı ne lazım söylemek.

gibi ustaca şiirler yazabilecek kadar kuvvetli bir şairdi. İlme ve alimlere çok hürmet edip evliyaya izzet ve ikramda kusur etmediği için, memleketi alim ve evliya yurdu oldu. Herkesin duasını aldı, pek kıymetli eserlerin yazılmasına, tercüme edilip Türkçe'ye kazandırılmasına ve kıymetli ilim müesseselerinin inşasına vesile oldu.

Yazılan eserlerde açık bir dil kullanılmasını emrederek, Türkçe yazmak hususunda titizlik gösterdi. Devrinde Osmanlı sarayı, alim ve şairlerin buluştuğu bir yer oldu. Büyük alim Molla Yegan bile ona hac dönüşünde hediye olarak, Fatih’in hocası alim Molla Gürani’yi getirmişti. Bu husus hiç bir milletin kültür tarihinde rastlanılmayan eşsiz bir hadise olup, İkinci Murad Hanın ilme verdiği değeri de gösterir. Osmanlı Devletinde, devrinde en çok eser yazılan padişah olması bakımından dikkat çeker. Gerçekten onun devrinde manzum, mensur pek çok eser yazılmış ve Osmanlı sarayı, eserler hazinesi durumuna gelmiştir.

Yine tezkirelerin kaydettiğine göre, Osmanlı padişahları içinde, şiirleri ilk defa kaydedilen padişahtır. Devrinde şuara (şairler) tezkirelerinde temel teşkil eden bazı nazire mecmuaları da onun adına ithaf edilmiştir. Ayrıca adına ithaf edilen pek çok eser vardır ve hemen hepsinde İrşadü’l-Murad ile’l-Murad, Mesnevi-i Muradiyye ve Muradname gibi bu padişahın ismi geçer.

Devrinde görülen geniş tabanlı bu kültür faaliyeti, sonraki asırlara da temel teşkil etmiştir.



__________________
DENİZ ELEKTRONİK 59

[Üyelik girişi yapmadan linki görüntülüyemezsiniz.Üye iseniz giriş yapınız. ]
mahmut_59 Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Okunmamış 10-12-2006, 19:01   #7 (permalink)
Katılımcı Üye
 
mahmut_59 kullanıcısının avatarı
Giriş: 14 Oct 2006
Konum: Tekirdağ
Yaş: 22
Mesaj: 167
Varsayılan

Fatih Sultan Mehmet


Osmanlı padişahlarının yedincisi. İstanbul’un fatihi olup, İkinci Murad Han'ın oğludur. 30 Mart 1431 (H. 833) Pazar günü Edirne’de dünyaya geldi. Annesi Candaroğulları ailesinden Hadice Alime Hüma Hatundur. Küçük yaşta tahsiline ve yetişmesine çok ehemmiyet verilen Şehzade Mehmed devrin en mümtaz alimlerinden ilim öğrendi. İlk hocası Molla Yegan’dı. Meşhur din ve fen alimi olup zahiri ve batıni ilimlerde mütehassıs Akşemseddin hazretleri şehzadenin her şeyi ile bizzat ilgilendi. 12 yaşına gelince devlet idaresini öğrenmesi için Edirne’den Manisa’ya vali olarak gönderildi. Kısa bir süre sonra babası tarafından tahta çıkarıldı. Ancak bundan faydalanmak istiyen yeni bir Haçlı ordusu 1444 Eylülünde Türk topraklarına girdi. Vaziyetin ciddiyetini anlayan Sultan Mehmed yazdığı mektupla babasını yeniden saltanata davet etti. Bazı rivayetlerde bu talep üzerine, bir kısım rivayetlere göre de, durumun vahametini takdir eden İkinci Murad, kendi reyi ile İstanbul Boğazından Avrupa’ya geçerek Edirne’ye geldi. Derhal idareyi ele alarak Varna’ya hareket etti.

Gerek Avrupa devletlerinin hasımca davranışları, gerek Anadolu’daki Türk beyliklerinin nizamı bozucu hareketleri, devleti çok sarsmıştı. 1444 Varna Zaferi ile Osmanlı Devletinin temelleri tam olarak sağlamlaştırılmış oldu.

1451 tarihinde babası İkinci Murad’ın vefatı üzerine İkinci Mehmed, ikinci defa Osmanlı tahtına oturduğunda 19 yaşındaydı. Daha önceden saltanat tecrübeleri olduğu gibi, babasının yanında seferlere de katılmış ve çok iyi bir kumandan olarak yetiştirilmişti. Saltanat değişikliği dolayısıyla fırsat kollayan Karamanoğulları üzerine bir sefer yaptıktan sonra, artık kangren haline gelen Bizans meselesini halletmek üzere bütün ağırlığını bu konuya verdi. Rumeli Hisarını yaptırıp, Yıldırım Bayezid’in karşı kıyıda yaptırdığı Anadolu Hisarı ile beraber boğazı kestikten sonra, 1452-1453 kışını Edirne’de harp hazırlıkları ile geçirdi.

Rumeli Hisarının inşa planının bizzat Padişah tarafından çizildiği rivayeti kuvvetlidir. Hisarın kerestesi İzmit’ten, kireci Şile bölgesinden getirildi ve yapımında 1000 taşçı ustası, 5000 işçi, 10.000 civarında yamak çalıştırıldı. Vezirler, sırtlarında taş taşıyarak hisarın yapılmasına hizmet ettiler. Ayrıca, bazı burçların yapım masrafını işçi ücretleri dahil vezirler üzerine aldılar. Rumeli Hisarı’nın inşası esnasında Bizans İmparatoru elçi göndererek, “kendi toprakları üzerine kale yapılmasının dostluğa ve ahde vefaya uymadığını” bildirdi. Bunun üzerine, Fatih Sultan Mehmed, elçiye; “Var git kralına söyle! O, rahmetli babam zamanında ahdi çok defa bozmuştu. Arada ahid mi kaldı ki vefadan bahseder. Bu topraklara biz hisar yaparız, toprak elçi göndermekle kurtarılmaz. Eğer bu topraklar onunsa, gelip kurtarsın” diyerek niyetini az çok ortaya koydu. Dört aydan az bir zamanda bitirilen Rumeli Hisarı ile İstanbul’un Karadeniz’den ikmal yolu tam kontrol altına alınmış oldu. Ayrıca Karadeniz kıyılarına yayılan Venedik kolonilerinin de Venedik ile irtibatı kesilmiş oluyordu. İstanbul’un muhasarasına kadar da her geçen gemi, yükü, kalkış ve varış iskeleleri gibi bilgileri ve geçiş rüsumunu (geçiş vergisi) altın olarak vermeye mecbur bırakılmış, vermeyen batırılmıştır.

Şehzadeliğinden beri bir an önce İstanbul’u fethetmek, hazret-i Peygamberin müjdesine mazhar olabilmek ideali ile tutuşan Sultan Mehmet, bu büyük meselenin halline çalışıyordu. Bu sebeple askeri tarihin kaydettiği ilk büyük ateşli silahlar ve toplarla bu orduyu dayanılmaz bir kudret haline getirmiş, İstanbul muhasarasında, donanmayı Beşiktaş’tan kara yolu ile Haliç’e indiren teknik bir dehaya ve çeşitli muhasara makinalarına, seyyar kulelere sahip olmuştu.

Haliç üzerinde; Kasımpaşa tarafından başlamak üzere boş fıçılar üzerine kalaslar bağlatarak beş buçuk metre eninde bir köprüyü Kasımpaşa-Ayvansaray arasına inşa ettirdi. Bu çalışmaları gören Bizanslılar, su üstünde yüründüğünü zannederek, sihir yapıldığına hükmetmişlerdi. Devrin en ağır toplarını döktürdü. O zamana kadar ateşli silahların atıştan sonra soğuması beklenirdi. Fatih Sultan Mehmet, zeytinyağı döktürerek insanlık tarihinde “yağla makine soğutmasını”, havan topunun balistik hesaplarını yaparak, planını çizerek dik mermi yollu ilk silahı keşfetti.

Fatih, bu yüksek vasıfları ve üstün kuvvetiyle İstanbul fethine hazırlanırken,ona karşı dış düşmanları ve içerde şehzadeleri kışkırtan Bizans, tarihi fesat siyasetinin son gayreti olarak bu sefer de şehzade Orhan’ı Fatih aleyhine kullanma teşebbüsüyle genç Padişah’a İstanbul seferinin meşruluğunu ve zaruretini bir kere daha göstermiş oluyordu. Üstelik daha Manisa’da şehzadeyken, hocası büyük veli Akşemseddin İstanbul’u fethedeceğini müjdelemişti. Hazret-i Peygamberin; “İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdar ve ordu ne mükemmel insanlardır.” mealindeki hadis-i şerifi onu ayrı bir şevke getirmişti.

Kaynakların belirttiğine göre, Padişah, hep İstanbul’un fethini düşünüyordu. Evliyanın işaretleri, keşif ve keramet sahiplerinin sözleri ile o bu fikri tamamıyla benimsemişti. Padişahın gece-gündüz huzuru kaçmıştı. Yatağına girer kalkarken, sarayında ve dışarıda gezinirken kafası hep İstanbul’un fethi ile meşguldü. Yalnız veya maiyetiyle gezintiye çıktığında da yine fethi düşünür, istirahat ve uyku bilmezdi. Elinde kalem ve kağıt, daima İstanbul’un haritası ile uğraşırdı.Yine bir gece aynı düşünceyle uykusu kaçmış, veziri Çandarlı Halil Paşa'yı gece yarısından sonra konağından sarayına çağırtmıştı. Böyle gece yarısı vakitsiz çağrılmaktan korkan yaşlı vezir, padişahın ayaklarına kapanarak, özürler dilemiş, padişah da korku ve telaşının yersiz olduğunu belirterek, İstanbul’un alınması için oturup konuşmaya çağırdığını bildirmişti.

Nihayet İkinci Mehmed, 23 Mart'ta ordusuyla Edirne’den hareket etti. Kuşatma 6 Nisanda başladı. 18 Nisanda İstanbul adaları alındı. 22 Nisan gecesi Türk donanması karadan Haliç’e indirildi. 23 Nisanda sulh teklifine gelen Bizans elçisine genç Padişah; “Ya ben şehri alırım, ya şehir beni!” cevabını verdi. 29 Mayıs sabahı yapılan son taarruzda İstanbul düştü. Bu şekilde Ortaçağ sona erdi, Yeniçağ başladı. İstanbul’un fethi, Türk tarihinin en müstesna olayı sayılarak “Feth-i Mübin” denildi. Dünyanın en büyük kilisesi (Saint-Sophie) ve bütün Avrupa’nın ayakta kalan en eski yapısı olan Ayasofya, camiye çevrildi. Fatih bu mabedin kıyamete kadar cami kalmasını yazılı olarak vasiyet ve vakfeyledi. Bütün Ortodoks Hıristiyanların başı olan patrikliği ortadan kaldırmadı. Bunu o zamanki, siyasi olaylara göre değerlendirmek gerekir. İsteseydi, İstanbul fatihi, patrikliği ortadan kaldırabilirdi. Fakat o zamanın siyasi durumu bunu gerektirmemekteydi. İstanbul’un düşmesinden sonra, surlarda Ceneviz kumandan ve askerlerinin ölülerine rastlandı. Halbuki Cenevizliler, Türklerle dostluk anlaşması imzalamışlardı. Bu ihanetleri ortaya çıkınca çok korktular. Kendilerine çok ağır cezalar verileceğini beklerken, Fatih Sultan Mehmed, Ceneviz valisi ve papazını çağırtarak üzüntülerini bildirdi ve Galata’da oturan bu Cenevizliler için bir ferman çıkarttı; “Evvelden olduğu gibi herkes sanat ve ticaretinde, ibadetinde serbesttir. Kiliseler açık bulunacak, ancak çan çalınmayacaktır” şeklindeki emriyle ölüm bekleyen insanları sevindirdi.

Gerek Ortodokslara, gerek Cenevizlilere tanıdığı bu serbestlik, Avrupalıların husumetini azalttı. Bazı Avrupalı tarihçiler, Türklerin Avrupa’da süratli bir şekilde ilerlemesini, Avrupa’nın kolay fethini bu davranışa bağlarlar ve Osmanlı İmparatorluğu, bu hadise ile cihanşümul hale geldi şeklinde yazarlar. 21 yaşında İstanbul’u fetheden Fatih, Katolik Avrupa’ya cephe aldı ve Ortodoks Hıristiyanlığın Katoliklerle birleşmesini önledi. Esasen imparator ve devlet adamları, İstanbul’u kurtarmak için papalığın asırlardan beri istediği fedakarlığı yapıyor, papalık da Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleşmesi karşılığında askeri yardımda bulunuyordu. Fakat bütün çalışma ve gayretlere rağmen İstanbul’u korumak için Avrupa’dan az bir gönüllüden başka bir şey gelmedi. İstanbul’daki papazlar ve halk da dinlerini korumak için İstanbul’da Latin şapkası yerine Türk sarığını görmeyi tercih ettiklerini belirttiler.

İstanbul’un fethi ile Osmanlı Cihan Devletinin temelleri atılmış oluyordu. Doğu Roma Fatihi olarak Edirne’ye dönen Fatih Sultan Mehmed Han, dünya politikasını yeniden gözden geçirdi. Devletin geleceği için önemli kararların alınması gerekiyordu. Bizans’ın düşmesini Avrupa’nın hoş karşılamayacağı tabii idi.

Karaman ve İstanbul seferinden sonra, 1453’te Cenevizlilerden Enez’i aldı. 1454’te, Kırım’a bir donanma gönderdi. Aynı yıl Sırbistan Seferine çıktı. Kuzey Ege adalarına donanma göndererek buraları ele geçirdi. Rodos Seferini yaptı ise de adayı alamadı. 1455-1456 yıllarında ikinci ve üçüncü Sırbistan seferlerine çıktı. Bu ikincisinde babasından sonra Belgrad’ı tekrar muhasara etti. Kaleyi savunan Hunyadi Yanoş öldü, Fatih yaralandı. Fakat Belgrad düşmedi. 1455’te Boğdan Beyliği de Osmanlı idaresine girdi.

1458’de Mora’ya ilk seferini yaptı. 1459’daki Sırbistan Seferi sonunda, Semendire fethedildi ve Sırbistan Devleti son buldu. 1460’da çıktığı İkinci Mora Seferi; Mora prensliklerinin ilgası, Osmanlı devletine katılması, Paleologosların sonu ve Bizans kalıntılarının silinmesi ile sonuçlandı.

Sonra Güney Karadeniz meselesini ele aldı. 1461’de Ceneviz’den Amasra’yı fethetti. Baharda Sinop’a geldi. Himayesinde bulunan Candarlı Beyliği'ne dostça son verdi. Oradan Trabzon’a yürüdü. Denizden de kuşatılan Trabzon Rum İmparatoru teslim oldu. Komnenos imparatorluk hanedanına son verildi. Bu şekilde Batum ve Gürcistan kıyılarına kadar bütün Güney Karadeniz kıyıları, Osmanlı Devletine katıldığı gibi Trabzon ve Rize gibi Anadolu’nun son parçaları da Hıristiyanlardan alınmış oldu. Trabzon seferinden dönüşünde Eflak üzerine yürüdü ve ayaklanan Kazıklı Voyvoda meselesini halletti.

Fatih, 1462’de Yayçe’nin fethiyle neticelenen birinci Bosna Seferine çıktı. Aynı yıl Midilli Adasını fethetti. 1463’te Bosna’ya bir sefer daha yaptı. Ertesi yıl tekrar Bosna üzerine gitti. 1466’da Karaman Seferine çıktı. Aynı yıl Arnavutluk üzerine yürüdü. 1466-67’de Arnavutluk üzerine bir sefer daha yaptı.

Bu ardı kesilmeyen seferlerde Fatih, bir taraftan büyük devlet fikrini gerçekleştirecek tedbirler almış, diğer taraftan da cihanşümul hakimiyet fikrini benimsemişti. Bunun için Tuna’nın güneyinde ve Fırat-Toroslar sınırının batısında, Osmanlı Devleti'ne katılmayan hiçbir yer bırakmamak, Karadeniz’i ve Ege denizini birer Türk gölü yapmak, Venedik donanmasını geçerek, deniz kuvvetlerini de kara ordusu gibi dünyanın birinci kuvveti haline getirmek ve bu işleri tamamen gerçekleştirdikten sonra, İtalya’yı fethetmek istiyordu. Bu plan artık dünyaca bilinmeye başlanmıştı. Bu projeye karşı yalnız bütün Avrupa değil, Türkiye’nin doğusundaki komşuları da karşı çıktılar. Bu şekilde Osmanlı Devletine karşı, bir ittifak meydana getirildi ve uzun süren savaşlar başladı.

Bu büyük savaşlarda, Osmanlıların karşısında yer alan büyük devletler; Akkoyunlular, Venedik, Macaristan, Almanya, Polonya, Kastilya, Aragon ve Napoli idi. Fatih, dehası ile bu ittifaka karşı koymasını bildi. Düşmanlarını bazen teker teker, bazen ikişer üçer, bazen beşer onar yenerek bu büyük savaşlardan da galip çıktı. Böylece Türk Cihan İmparatorluğunun temelleri sağlamlaştırılmış oldu. Dünyanın Osmanlı Devleti karşısında aciz kaldığı ortaya çıktı. Venedik’in deniz üstünlüğü tarihe karıştı. Böylece dünya Hıristiyanlığının iki mühim dayanağından Bizans’ı yıkıp, Venedik’i sindirmiş oldu.

Uzun süren bu büyük savaşlar 1463’te Fatih tarafından başlatıldı. Venedik Cumhuriyeti, Osmanlılara savaş ilan etti. Macaristan da Venedik’in yanında savaşa girdi. Kısa zamanda Osmanlılara karşı savaşa girenlerin sayısı arttı. Her cephede düşmanı yıpratan, diplomatik yollarla bezdiren Fatih, 1470 yazında ordu ve donanması ile Eğriboz Adasına yöneldi. Venedik’in Batı Ege’deki bu alınmaz dedikleri üssünü fethetti. Akkoyunlu Beyi Uzun Hasan, Avrupalıların, Osmanlılarla başa çıkamayacağını anlayınca, Tokat’a hücum ederek burada bir cephe açtı, kuvveti bölmeye çalıştı. 18 Ağustos 1472’de Şehzade Mustafa, Akkoyunlu ordusunu yenerek işgal edilen Osmanlı topraklarını kurtardı. Fatih, 11 Nisan 1473’te Üsküdar’dan hareket etti. 11 Ağustosta Erzincan yakınlarında Otlukbeli’nde Akkoyunlu ordusunu yendi.

Fatih’in akıncı kuvvetleri, Venedik varoşlarına Almanya içlerine kadar seferler düzenleyerek Avrupa’yı alt üst ettiler. 23. seferini Boğdan, 24.sünü 1476’da Macaristan üzerine yaptı. Padişah, 1478’de Üçüncü Arnavutluk Seferine çıktı. Kırım Hanlığı, Osmanlı birliğine katıldı. 1480’de üçüncü Rodos Kuşatması netice vermedi. İyonya Adalarını aldıktan sonra, donanmayı İtalya’ya gönderdi. Temmuz 1480’de Otranto’yu fethettirdi.

1481 senesi ilkbaharında Fatih Sultan Mehmed, 300.000 kişilik bir ordunun başında olduğu halde sefere çıktı. 27 Nisan 1481 Cuma günü kapıkulu askerleriyle Üsküdar’a geçti. Padişah Üsküdar’a geçtiğinde hasta olduğu için birkaç gün dinlendi. Daha sonra araba ile hareket etti. Gebze yakınlarındaki Tekir Çayırı veya Hünkar Çayırına geldiği zaman hastalığı arttı. Bunun üzerine hekimler tarafından konsültasyon yapılarak, verilen ilacın dozu arttırıldı. Fatih’in özel doktoru, Yakub Paşa isminde bir Yahudi dönmesiydi. Venedikliler, Fatih’in zehirlenmesi karşılığında bu dönme Paşa’ya büyük bir servet vadetmişler, Yakub Paşa da bu işi gerçekleştirmişti. Fatih zehirlendiğini anladığı zaman iş işten geçmişti. Birden bire müthiş sancılar başladı ve 3 Mayıs 1481 Perşembe günü öğleden sonra saat dörtte, 49 yaşında iken vefat etti. Fatih’in ölümü bir müddet halktan ve askerden saklandı. Ölüm hadisesi duyulunca, Sultan’ın bir zehirlenme olayına maruz kaldığı anlaşıldı ve Yakub Paşa, asker tarafından parçalanarak öldürüldü.

Fatih’in ölümü, Türk milletini büyük mateme gark etti. Ölüm haberi Roma’ya ulaşınca, İtalya’da toplar atılıp günlerce şenlikler yapıldı. Papa, bütün Avrupa kiliselerinde üç gün çanlar çaldırıp, şükür ayini yapılmasını emretti.

Fatih’in naşı İstanbul’a nakledilerek, Muhyiddin Şeyh Vefa hazretleri tarafından kıldırılan cenaze namazından sonra İstanbul’da yaptırdığı Fatih Camiinin bahçesine defnedildi. Daha sonra üzerine türbe inşa edildi.

Fatih Sultan Mehmed Han, orta boylu, kırmızı beyaz yüzlü, dolgun vücutlu, sakalları altın telleri gibi kalın, yanakları dolgun, kolları kuvvetli, burnunun ucu hafif kıvrık, saçı siyah ve sık olup, kuvvetli bir fiziki yapıya sahipti. Londra’da, National Gallery’de, Fatih Sultan Mehmed’in bir portresi bulunmaktadır. Bu portrenin Centile Bellini tarafından yapıldığı, delil olmadığı halde iddia edilmektedir. Halbuki, National Gallery’de bu portreyle ilgili dosyadaki bilgilerden anlaşıldığına göre, her şeyden önce portre üzerindeki Centile Bellini adı kesin olarak okunamamıştır. Ayrıca, Bellini’nin İstanbul’a gelip, Topkapı Sarayı için manzara resimleri yaptığı bilinmekle beraber, Padişah’ı gördüğü de belli değildir.

Türk tarihi, sayılamayacak kadar çok kahraman ve cihangirlerle doludur. Fatih Sultan Mehmed de bunların başında gelenlerdendir. Çünkü o kılıçla keşfi yan yana yürütmüş, çağ açıp, çağ kapatmıştır. İstanbul’u bütün ganimetleri içinde firuze bir yüzük taşı gibi parmağında taşımış, bu güzel şehri torunlarının torunlarına bırakmıştır. Onun için, asırlar boyu her cephesiyle yazılmış, çizilmiş, hakkında Garp’ta ve Şark’ta çok şeyler söylenmiştir. Tedkik edildikçe derinleşen, derinleştikçe deryalaşan bu cihangirin sayısız vasıflarından bazıları şunlardır:

Fatih Sultan Mehmed, soğuk kanlı ve cesurdu. Bu özelliğinin en güzel misalini, Belgrad Muhasarası sırasında, askerin gevşediğini gördüğü zaman önlerine geçip düşman hatlarına girerek gösterdi. İstanbul Muhasarasında da donanmanın başarısızlığı yüzünden atını denize sürmesi bu cesaretinin büyük örneğidir.
Ne istediğini, ne yapacağını, ne yapabileceğini bilen ve bu büyük işleri başarabilmek için gerekli tedbirleri, yorulmak bilmeyen bir azim, sabır ve sükunetle hazırlayan bir insandı.

Çok merhametli ve müsamahalıydı. Kendisine elli gün mukavemet eden, birçok Müslümanın şehid edilmesine sebep olan İstanbul şehri ve onun sakinleri hakkında gösterdiği merhamet, aklın alamayacağı genişliktedir. Halbuki o devir Avrupa’sında muzaffer bir kumandan, zaptettiği şehrin halkına görülmedik zulüm ve işkence yapmakta kendini haklı görürdü. Fatih vicdan hürriyetine büyük kıymet verirdi. İstanbul’a girdiği vakit, ayaklarına kapanan İstanbul patriğini yerden kaldırmakla alicenaplığını gösteren cihangir, şu sözlerle patriği teselli etti: “Ayağa kalkınız. Ben Sultan Mehmed, hepinize söylüyorum ki: Şu andan itibaren artık ne hayatınız, ne de hürriyetiniz hususunda gazab-ı şahanemden korkmayınız!”

Fatih, gayrimüslim tebaasının din ve mezheplerine asla dokunmadı, herkesi vicdani inanışında serbest bıraktı. Fatih, İstanbul’un imarında ücret karşılığında daha çok Rum esirlerini kullandı. Bu sırada biriktirdikleri paralarla hürriyetlerini satın alma imkanını sağladı. Bu müsamaha o devir dünyasının hayalinden bile geçirmediği bir olgunluk eseriydi.

Batılıların iddialarına göre şehre giren Türkler, mabedleri yıkmışlar veya yakmışlar, hiçbir şey bırakmamışlardır. Halbuki bunları yıkan ve yakan yine kendileridir. Bizanslılar surlarda açılan gediklerin tamirinde kullanılmak üzere yüzden ziyade kilise yıkmışlardır. Öyle ki, Fatih Sultan Mehmed, Ayasofya’yı yakından seyrederken, bir yeniçeri neferinin kilisenin taşlarından birini sökmek üzere olduğunu görünce, mani oldu ve; “Size malca alınacak şeylere izin vermiştim, mülk ise benimdir demiştim” diyerek, yeniçeriyi şiddetli bir şekilde cezalandırmıştır.

Askeri ve siyasi sahada eşsiz bir deha idi. Askeri alanda başarısının ilk özelliği, kılıçla kalemin işbirliğidir.Ordunun disiplinine çok dikkat ederdi. En küçük itaatsizliği ve buna sebep olan subayları şiddetli bir şekilde cezalandırırdı. Ordusunu, plansız, düzensiz hareket ettirmez, macera hevesiyle kan dökmezdi. Kendi devrine kadar, atalarının yer yer, ada ada yapmış oldukları akınlarını, planlı bir fütuhat haline getirdi ve devletini, sistemli bir idarecilik şuuruyla istikrarlı, yerleşmiş bir devlet yaptı. Otuz senelik saltanat devresinde düzenlediği küçük, büyük seferler, memleketin coğrafi işbirliğini sağlamaya dayanır. Bu gayeye ulaşmak için de at geçmez kayalıklardan, geçit vermez nehirlerden geçerek; durup dinlenmeden, kış yaz demeden savaştı. Bütün bu seferleri, bir plana göre yaptığından, nereye gitmesi, nerede durması lazım geldiğini bilerek hareket etti. Yapacağı seferlerin muvaffakiyetle neticelenmesini sağlamak için, aylarca bu seferin bütün teferruatını hazırlardı. Kumandanlığı ile diplomatlığı daima beraber hareket ederdi. Hangi devlet üzerine sefer düzenleyecekse, o devletin iç ve dış münasebetlerini, zaaflarını, kuvvetini, diğer devletlerle olan münasebetlerini en ince noktasına kadar tetkik eder ve sefere, hasmının en zayıf ve kendisinin en kuvvetli zamanında çıkardı. Yapacağı seferlerden en yakınlarına bile haber vermez ve bunların gizli kalmasına çok dikkat ederdi. “Sırrıma sakalımın bir tek telinin vakıf olduğunu bilsem, onu yolar, atarım” sözü meşhurdur. Böyle hareket etmeyi, muvaffakiyetlerinin başlıca sebeplerinden sayardı. Nitekim böyle hareket etmesinin neticesinde, İsfendiyar Beyliği ve Trabzon Rum İmparatorluğunu kolayca ele geçirdi.

Çok başarılı bir diplomattı. Otuz sene, Asya ve Avrupa’da, bazen birkaç cephede beş, on hatta daha fazla devletle birden harp halinde bulunduğu günler oldu. Böyle zamanlarda düşmanlarının, kuvvetlerini bölmenin, siyasi müzakereler, vaatler ve geçici tavizlerle müttefikleri birbirinden ayırmanın kolayını buldu. Rodos Adasının fethi için donanmayı hazırlarken, zaman kazanmak için oyalama taktiğine girişerek şehzade Cem’e bir mektup vererek Demetrios Soplionos isimli Rum ile birlikte Rodos’a gönderdi. Fatih bu mektubunda hafif bir vergi karşılığında kendileriyle sulh ve sükun içinde yaşayacaklarını bildiren, diplomatça bir harekette bulundu.

Casuslar bulundurduğu gibi, Avrupalı devletlerin Osmanlılarla ilgili hareketleri müzakere eden bütün meclislerinde geniş bir haber alma teşkilatına da sahipti. Almanya’da yerlilerden elde edilmiş casusları da vardı. İtalya ise, son derece gizli ve daimi bir Türk haber alma servisiyle örülüydü. Fatih’in, bu teşkilatı sayesinde düşmanlarından günü gününe haberi olur, hareketlerini değerlendirerek tedbirler alırdı.

Fatih, ordu ve donanmasını iyi bir şekilde tekamül ettirmişti. Ordunun silahları birkaç senede yenilenir ve daha geliştirilmiş olanları eskilerinin yerine konurdu. Osmanlı donanmasının tekamül etmiş şekilde kurucusu Fatih’tir. Topçuluğa gerekli ehemmiyeti veren ilk padişahtır. Fatih’ten önce, top, bütün dünyada, daha çok sesi ile düşmanı ürkütmek için kullanılırdı. Büyük kaleleri yerle bir edebileceği ve meydan muharebelerinde rol oynayacağı hiç düşünülmemişti. Fatih, bütün bunları akıl ederek, o tarihe kadar görülmeyen sayı ve çapta top yapılmasına yöneldi. Topların balistik ve mukavemet hesaplarını kendisi yaptı. Piyadeye de, öncesine nispetle, büyük önem verdi. Osmanlı ordusu, esas bakımından bir süvari ordusu olmaya devam etmişse de, yeniçeri ve azab gibi piyade sınıfları, Fatih devrinde önem kazandı.

Fatih Sultan Mehmed, ilme, sanata ve ilim adamlarına çok kıymet verirdi. Zihniyeti ve tabiatı itibariyle ileri hamleden hoşlanan, terakki ve medeniyetten zevk alan bir padişahtı. Tıpkı askeri fetihleri gibi, ilim adına açtığı savaşta da bir alimler, sanatkarlar ordusu kurdu ve bu muhteşem orduya kendisi serdar oldu. Yeni devletin kurulması planının icrasında eğitim ve öğretimin tesir ve önemini her şeyden üstün tuttu. Maarif sistemini kanunla tanzim ederek ulema sınıfı diye tanınan ve idarenin temelini meydana getiren diyanet ve hukuk kurumlarını teşkilatlandırdı. Devlet idaresini ve bunun ilmileştirilmesini esas aldı.

Akli ve nakli ilimlerde söz sahibi olan alimleri İstanbul’a topladı ve onların talebe yetiştirmesi için medreseler kurdu. Devrinde yetişen büyük alim ve sanatkarlar mühim eserler verdiler. Fıkıh ilminde Molla Hüsrev, tefsirde Molla Gürani, Molla Yegan, Hızır Çelebi, matematikte Ali Kuşçu, kelamda Hocazade, zamanının büyük alimlerindendi ve ülkesine dünyanın dört bir tarafından alimler akın ederdi. Hatta Molla Cami bile İstanbul’a gelmekteyken, Padişah’ın ölüm haberi üzerine geri döndü.

İyi bir komutan ve devlet reisi olan Fatih, aynı zamanda iyi bir ilim adamı ve şairdi. Latince ve Rumca ile Arapça, Farsça ve Türkçe'ye bütün incelikleriyle vakıftı. Şiirde, devrin üstatları arasında yer aldı. Hatta, sarayda divan sahibi olan ilk padişahtı. Çünkü o, medeniyetin, sanatsız olarak fertlerin gönüllerinde yer alacağına ihtimal vermiyordu. Dedelerinin devlet kuruculuk kudretini, iradeli bir idarecilik şuuruyla geliştirmesini bilen Fatih, çevresinde devrin üstad şairlerini topladı. Avni mahlasıyla edebi değeri yüksek beyit ve gazeller söyledi. Aruzu, usta şairlerden farksız bir hakimiyetle kullandı, şiirlerinde ince hissiyat ve düşüncelerini dile getirdi.

Bizümle saltanat lafın idermiş ol Karamani
Huda fursat virürise, kara yire karam anı

beyti, Karamanoğlu’nun çıkardığı fitne ve fesatlar karşısında şahlanan celalini gösterdiği gibi, aşağıdaki şiiri de ince duygular sahibi hassas bir gönlün, Türk edebiyatına nadide bir armağanıdır:

Sevdün ol dilberi söz eslemedün vay gönül
Eyledün kendözüni aleme rüsvay gönül
Sana cevr eylemede kılmaz o pervay gönül
Cevre sabr eyliyemezsin n’ideyin hay gönül
Gönül eyvay gönül vay gönül eyvay gönül

Bilmedüm derd-i dilün ölmek imiş dermanı
Öleyin derd ile tek görmeyeyin hicranı
Mihnet ü derd ü game olmağiçün erzani
Avniya sencileyin mihnet ü gam-keş kanı
Gönül eyvay gönül vay gönül eyvay gönül

İstanbul’un fethinden sonra Fatih, hocası Akşemsettin’in elini öpüp, tahtı tacı bırakıp derviş olmak istedi. Akşemsettin, bu teklifi reddederek, devlet işlerine memur edilen padişahın asıl vazifesini yapmamış olacağını, din-i İslam ve adaletle memleketi ve dünyayı idare etmenin daha makbul olduğunu; aksi halde din ve devlet zarar göreceği için, ikisinin de Allah indinde mesul olacaklarını bildirdi. Bunun üzerine Allah aşkı ile yanan kalbinin ateşini de şiirleriyle ortaya döktü.

Fatih Sultan Mehmed, kelam ve matematik ilminde devrinin en büyük otoritelerinden biriydi. Bizanslı tarihçi Kritobulos’un hayranlıkla anlattığı, balistik sahasındaki keşifleri, ortaçağın surlarını yıkmıştır. Bu suretle, Avrupa’nın timsali olan derebeyi şatoları toplarla yıkılarak büyük devletler kurulmuş; neticede büyük güç kaynakları bir araya toplanarak ortaçağa son verilmiştir. Bu suretle Türkler, ortaçağdan yeniçağa Avrupa’dan daha evvel geçmişlerdir.

Fatih Sultan Mehmet, teşkilatçı ve imarcı idi. Devlet idaresini tam bir intizam içinde yürütmek için lüzum ve ihtiyaç görüldükçe İslam'ın esaslarına uygun kanunlar ve fermanlar yayınladı. Tanzimat dönemine kadar, Osmanlı Devletinin temel kanunu olarak mer’iyyette (yürürlükte) kalan Fatih Kanunnamesi, çok mühim bir eserdir. Padişahın görüşleri alınarak sadrazam Karamani Mehmed Paşa tarafından hazırlanan bu çok önemli kanunnameyi, Nişancı Leyszade Mehmed Çelebi kaleme almıştır. Kanuni Sultan Süleyman devrinde hazırlanan kanunnamede de bu eser esas alınmıştır. Osmanlı Devletinin bütün temel müessese ve teşkilatı, Fatih devrinde en mükemmel hale gelmiştir. Enderun Mektebini kurarak, ülke için gerekli devlet adamı yetiştirilmesini yine o sağlamıştır.

Fatih Sultan Mehmed, doğu Türkleri ile temasa büyük önem verdi. Oğlu Sultan İkinci Bayezid de Türk medeniyetini ilerletmek hususunda babasını takip etti. Doğu Türklerinin, Timur Han devri medeniyeti denilen medeniyet hareketlerinin benzeri, Fatih devrinde Osmanlılarda tahakkuk etti. Fatih, batı dillerinden bir kaçını bilmesi sebebiyle Avrupa literatürünü çok iyi takip etmiş, Türklerin her hususta Avrupalılardan üstün bulunması sebebiyle, Avrupa’dan bir şey alma ihtiyacını duymamıştır.

İstanbul’un imarına çok önem veren Padişah, saray, camiler, medreseler ile hamamlardan başka şehrin çeşitli yerlerinde 4000 dükkan yaptırarak vakfetti. Büyük camilerin yanındaki medreselerin haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı Su Tesisatı ile iki gemi tersanesi ve kışla, yapılan binalar arasındadır. İstanbul imar olunurken, diğer taraftan Bursa, Edirne gibi şehirlerde imar faaliyetleri büyük bir hızla devam etti. Bu devirde Bursa’da 37, Edirne’de 28 ve sair şehirlerde 60 cami yapıldı.

Edirne’de Tunca Nehri kenarında 1451 senesinde büyük bir saray inşa edildi. Bu sarayın bir modeli Topkapı Sarayıdır. Bu saray, 1876 Osmanlı-Rus Harbinde cephane infilakıyla harap oldu.

Batılı Gözüyle Fatih

Büyük devlet ve ilim adamı olan Fatih, en büyük düşmanlarının gözlerini kamaştıran bir padişahtır. Eserlerinde ondan takdirle bahsetmişlerdir. Fetih sırasında İstanbul’da bulunan İtalyan Zorzo Dolfin, bir keresinde şöyle demiştir:

“Sultan Mehmed, çok az gülerdi. Zekası, daimi bir çalışma halindeydi. Çok cömertti. Her işte fevkalade atılgan, hatta cüretkardı. Seçtiği hedeflere erişmek için çok ısrar ederdi. Soğuğa, sıcağa, açlığa, susuzluğa tahammüllüydü. Kesin konuşur, kimseden çekinmezdi. Zevk ve sefadan uzaktı. Türkçe, Yunanca ve Sırpça'yı çok iyi konuşurdu. Her gün bir müddet okurdu. Roma tarihi, başka devletler tarihi, Laerce, Tite-Live, Herodot, Quinte-Curce, Papaların, Alman İmparatorları ile Fransa ve Lombardiya krallarının vakaları, okuduğu tarihler arasındaydı. Avrupa’daki bütün devletleri tanırdı. Özellikle İtalya’nın coğrafyasını en ince noktasına kadar bilirdi ve bir Avrupa haritasını yanından ayırmazdı. Askeri ve coğrafi ilimlerle isteyerek meşgul olur, araştırmalar, incelemeler yapardı. Tabiiyeti altında bulunan ülkelerin adet ve şartlarını, devletin ve bölgenin menfaatlerine kullanmakta maharetliydi.”

Diğer bir İtalyan tarihçi Langusto, İstanbul’un fethinden sonra şöyle yazmıştır:

“Sultan Mehmed, ince yüzlü, ortadan fazla uzun boylu, silahlar kuşanmış, asil tavırlı, çok az gülen, devamlı öğrenmek ihtirası ile yanan, cömert ve iyi kalpli, gayelerine ulaşmakta inatçı bir hükümdardı. En çok harp sanatına meraklıydı. Her şeyi öğrenmek isteyen zeki bir araştırmacıydı. Sefahat düşkünlüğü olmayıp, kötü adetleri yoktu. Harem dairesinde çok az vakit geçirirdi. Nefsine hakim ve uyanıktı. Her şarta tahammül gösterebilirdi ve bir cihan devleti peşindeydi.”

Alman müsteşrik Franz Babinger, "Mehmed-II der Eroberer und seine Zeit Weltenstürmer einer Zeitenwende" adlı eserinde şöyle yazmaktadır:

“Türk dünyası için Fatih, günümüze kadar, bütün imparatorların en büyüğü olup, beşer tarihinde başka her hangi bir şahsın kendisiyle mukayese edilmesi zordur. O, Türk milletine, bütün tarihinin en harikulade ve en yaklaşılması gayr-i kabil şahsiyeti olarak takdim edilmiştir. Batı aleminin mukadderatı, Fatih Sultan Mehmed’in görünmesiyle sarih bir şekilde işaretlenmiştir. Kudretli şahsiyeti, büyük Avrupa sahalarının dış görünüşünü derinden değiştirmiştir. Ortaçağdan çıkarken, insanları ve dünyayı görüş tarzında, Fatih’in şahsiyeti, zekaları tesir altında bırakmıştır.”

Adaletten kıl kadar ayrılmayan, kendisine takdim edilen iki mısralık basit şiir için sahibine bol ihsanda bulunan ve bir çiçek yetiştirene 500 altın bahşiş veren Fatih, her bakımdan devrinin üstüne çıkmış bir hükümdar ve insan-ı kamildir. Bu büyük cihangir hakkında, günümüze kadar, binlerce kitap yazılmıştır.



__________________
DENİZ ELEKTRONİK 59

[Üyelik girişi yapmadan linki görüntülüyemezsiniz.Üye iseniz giriş yapınız. ]
mahmut_59 Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Okunmamış 10-12-2006, 19:02   #8 (permalink)
Katılımcı Üye
 
mahmut_59 kullanıcısının avatarı
Giriş: 14 Oct 2006
Konum: Tekirdağ
Yaş: 22
Mesaj: 167
Varsayılan

Bayezid (Beyazıt) Han II



Sekizinci Osmanlı padişahı. Fatih Sultan Mehmet’in iki oğlundan büyüğüdür. 1447 yılında doğdu. Küçük yaştan itibaren tam bir ihtimamla yetiştirilen şehzade Bayezid, devrin en kıymetli alimleri elinde tahsil gördü. Yedi yaşındayken, Hadım Ali Paşa nezaretinde Amasya valisi oldu. 1473 Otlukbeli Savaşına sağ kol kumandanı olarak katıldı. Babası Fatih, 3 Mayıs 1481 tarihinde sefere giderken Gebze’de vefat edince, 20 Mayıs 1481’de tahta çıktı.

Ancak Bayezid, kardeşi Cem Sultan'ın muhalefeti ile karşılaştı. Bursa’yı alan ve adına hutbe okutan Cem Sultan'a karşı Yenişehir Savaşını kazanan Bayezid, duruma hakim oldu. Fakat Cem Sultan meselesi sona ermedi. Tersine olarak bu iş doğu ve batı devletlerinin en çok ilgilendikleri bir problem halini aldı. Devlet bu yüzden daimi bir tehdit altına girdi. Çünkü Cem Sultan’ın Avrupa’ya geçmesi Hıristiyan devletlerce ve bilhassa papalık makamınca Türkler hakkında beslenilen kötü fikirlerin tatbik sahasına konulması için bir fırsat olarak kabul edildi ve Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması için en müsait vaktin geldiği sanıldı. İşlerin tehlikeli bir yola girdiğini gören Sultan Bayezid Han, bu sebeple 16 Ocak 1482’de Venediklilerle bir antlaşma imzalayarak Hıristiyanlığın en kuvvetli uzuvlarından birini felce uğrattı. Böylece, zahiren de olsa, onların dostluğunu temin ederek, 17 yıl Osmanlılar aleyhindeki teşebbüslere seyirci kalmalarını sağladı.

Boğdan Voyvodasının yıllık vergisini ödememesi ve aleyhte faaliyetleri üzerine 1484 yılında bu ülkeye karşı sefere çıkan Bayezid, 15 Temmuz'da Kili ve 11 Ağustos’ta Akkerman Kalesini fethetti.

Bu sırada Osmanlıların, daha önce Cem Sultan’a sahip çıkarak Bayezid’e karşı kışkırttığı gerekçesiyle aralarının açık olduğu Memlûklularla Dulkadir Beyliği üzerindeki hakimiyet meselesi yüzünden 1485’te başlayıp 1491’e kadar devam eden savaşlara girişildi. Genelde küçük birliklerin vuruşmaları şeklinde cereyan eden savaş sonunda kesin bir netice alınamadı.

Sultan Bayezid, kardeşi Cem Sultan'ın 1495’te Napoli’de vefat etmesinden sonra, Osmanlı Devletinin dış politikasına başka bir yön verdi. 1498 senesi ilk ve sonbaharında Silistre sancakbeyi Bali Bey kumandasında 40 bin kişilik akıncı birliği Lehistan’a Osmanlı tarihinin en büyük akın hareketlerini gerçekleştirdiler. Bu arada Venediklilerin Mora üzerine tecavüzi hareketlerde bulunması üzerine de Sultan, 1499’da Mora seferine çıktı. 25 Ağustos’ta İnebahtı, 9 Ağustos 1500’de Modon ve 16 Ağustos’da Koron Venediklilerden alındı.

Sultan II. Beyazıt Han, batıda daha önemli fetihlere başlama noktasındayken, doğuda büyük bir tehlike ile karşı karşıya kaldı. Bu sebepten Osmanlı Sultanı 1502’den sonra zamanını Safevi hükümdarı Şah İsmail’in türlü entrikalarını karşılamaya hasretti. Memluklularla birlikte ona karşı askeri tedbirler aldı. Fakat bilhassa onunla bir ihtilafa düşmemeye çalıştı. Çünkü Anadolu’da kalabalık bir halk kütlesi, Şah İsmail tarafını tutuyordu. Nitekim 1511’de patlak veren Şah Kulu Baba Tekeli isyanında Kütahya’yı ele geçiren asiler, güçlükle bastırılabildiler.

Sultan Bayezit’in son yılları, saltanatı ele geçirmek isteyen oğullarının mücadelesine sahne oldu. Neticede kardeşlerine karşı daha dirayetli olan ve yeniçeriler tarafından da desteklenen oğlu Selim, İstanbul’a davet edildi. Selim, 24 Nisan’da, Bayezid’in huzuruna gelerek el öptü. Bayezid, ellerini kavuşturarak duran Selim’e; “Adaletten ayrılma, acizlere ve biçarelere karşı merhametli ol. Kimsesizlere şefkat göster, herkesin sana ram olmasını istiyorsan ulemaya çok saygı göster; zaruret olmadıkça kimseye sert davranma” dedikten sonra çok dualar etmiş ve padişahlığını Allahü Teala'nın mübarek etmesi dileğiyle saltanatı kendisine teslim etmiştir.

Bayezit Han, daha sonra Dimetoka’daki saraya giderken, Abalar köyü mevkiinde hastalanarak 26 Mayıs 1512 günü vefat etti. Kabri İstanbul’da, Beyazıt'taki caminin yanındaki türbededir. İlim sahibi, takva, adalet ve merhametten ayrılmayan, vakarlı ve hilmiyle meşhur bir padişah olduğu için Veli Bayezid olarak bilinir. Beyazıt meydanında kendi külliyesi ile birlikte camiinin inşası bitince Padişah: “Her kim ömrü boyunca ikindi ve akşam namazlarının sünnetlerini terk etmemiş ise, ilk Cuma namazında imam olsun!” buyurmuştu. Bu hususta kendisinden başka kimse çıkmamış, sulhta ve seferde hiçbir sünneti bırakmadığı için namazı kendisi kıldırmıştır. Sultan Bayezid’in mührünü taşıyan sayısız yazma eserin Türkiye ve Avrupa kütüphanelerinde bulunması onun kültür faaliyetlerini açıkça göstermektedir.

Beyazıt Han, vaktinin çoğunu mütalaa ile geçirir, okuduğu kitaplar hakkında düşüncesini yazardı. Namına çok eser yazılmıştır. O, eserlerin açık ve anlaşılır bir dil ile yazılmasını emrederdi. Bu yönüyle Türk diline verdiği ehemmiyet ortaya çıkmaktadır.

Bayezid Han'ın alimliği, şairliği, hat sanatkarlığı, ilim ve şiir erbabına gösterdiği saygı ve sevgi, Fatih Sultan Mehmed’in oğluna yakışır derecedeydi. Adli mahlası'yla Türkçe ve Farsça şiirler yazmıştır. Sultan İkinci Bayezit Han'ın otuz seneden fazla süren saltanatı boyunca, sulh ve sükûnu tercih etmesi, donanmayı yenileyip hazırlıklar yapması, kendisinden sonra tahta geçen oğlu Yavuz Sultan Selim Hanın fasılasız seferler ile meşgul olmasına vesile oldu. Zamanında yeniçeri ocağını genişletti. Ağa bölükleri kuruldu. Donanmaya ehemmiyet verilerek, yelkenli savaş gemileri yapıldı ve gemilere uzun menzilli toplar yerleştirildi. Timar teşkilatında değişiklik yapıldı. Sultan Beyazıt, bir taraftan devlet teşkilatını sağlamlaştırarak halkın huzur ve sükûnunu temin etmek için uğraşırken, diğer taraftan doğudan batıya kadar bütün Müslümanların meseleleri ile ilgilendi.

Memleketin her tarafında imar faaliyetlerini devam ettirdi. Yaptırdığı en önemli eserler arasında Amasya’da medrese, cami ve zaviye, Edirne’de bir darüşşifa ve İstanbul’da Beyazıt Camii, medrese ve imareti başta gelmektedir.


__________________
DENİZ ELEKTRONİK 59

[Üyelik girişi yapmadan linki görüntülüyemezsiniz.Üye iseniz giriş yapınız. ]
mahmut_59 Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Okunmamış 10-12-2006, 19:03   #9 (permalink)
Katılımcı Üye
 
mahmut_59 kullanıcısının avatarı
Giriş: 14 Oct 2006
Konum: Tekirdağ
Yaş: 22
Mesaj: 167
Varsayılan

Yavuz Sultan Selim (Selim Han I)



Osmanlı sultanlarının dokuzuncusu, İslam halifelerinin yetmiş dördüncüsü. Sultan İkinci Bayezid Han'ın oğlu olup, annesi Dulkadirli ailesinden Aişe Hatundur. 1470 yılında Amasya’da doğdu. Şehzadeliğinde, devrin alimlerinden mükemmel bir tahsil ve terbiye gördü. Arap, Fars dilleriyle yüksek din ve fen ilimlerini öğrendi. Askeri sevk ve idare ile devlet yöneticiliğini öğrenmesi için, şehzadeliğinde Trabzon Valiliği'ne gönderildi.
Trabzon’da başlayan devlet idareciliğinde, pehlivan yapılı vücudu, devrin silahlarını kullanmadaki mahareti, Müslümanlara hayranlık ve rahatlık, düşmanlara korku ve dehşet verdi. İdareciliğini, Trabzon dışına da taşırarak, Osmanlı Devleti aleyhine propaganda yapan asileri takip ettirdi. Trabzonluları rahat bırakmayan Gürcüler üzerine, üç sefer yaptı. 1508 Kütayis Seferinde Kars, Erzurum, Artvin illeriyle on beş mahalli fethederek Osmanlı topraklarına kattı. Buralarda yaşayan Gürcülerin hepsi Müslüman oldu. Diğer taraftan Şah İsmail’in Doğu Anadolu’da artan ve Akdeniz sahilleriyle İç Anadolu içlerine ve Rumeli’ye kadar varan propagandasına karşı, gayet şiddetli tedbirler aldı. Şah İsmail’in gayesi ve propagandasının neticesini iyi tespit ettiğinden, daha köklü tedbirler alınması gerektiğini teşhis etti. Valilik yetkisiyle bütün ülkede, Şah İsmail’in faaliyetlerinin önüne geçilemeyeceğini bildiğinden, şehzadeler meselesinden faydalanarak, Osmanlı tahtına namzed oldu. Babası İkinci Bayezid Han hayatta olmasına rağmen, Şehzade Ahmed ve Korkut, Osmanlı Sultanı olmak için faaliyetlerde bulunduğundan, Şehzade Selim de harekete geçti. Uzun mücadelelerden sonra, 24 Nisan 1512 tarihinde, Osmanlı Sultanı olup, babası İkinci Bayezid Hanı, yılda iki milyon akçe tahsisatla Dimetoka’ya, büyük hürmet göstererek maiyetiyle beraber yolcu etti. Babası 26 Mayıs 1512 tarihinde yolda vefat edince, cenazesini İstanbul’a getirtti. Bayezid Camii yanına türbe yaptırıp, buraya defnettirdi.

Yavuz Sultan Selim Han, tahta geçtikten sonra 1512 ve 1513 yıllarında iç meseleleri halletti. Ülke içinde hadise çıkartan ve ilerisi için büyük tehlike olabilecek Rafizi faaliyetlerin teşvikçisi, doğudaki Safevi devletine karşı sefere çıkmadan batı, kuzeybatı ve güney hudutlarını emniyete aldı. Eflak, Boğdan, Macar, Venedik ve Mısır elçileriyle sulhun devamını teyid eden antlaşmalar imzaladı.

Bu sırada Akkoyunlu Devletini ortadan kaldıran, Azerbaycan, Irak-ı Acem, Irak-ı Arab ve İran’ı ele geçirerek Ceyhun Nehrine kadar hududunu genişleten Şah İsmail, Sünni Özbekleri de yendikten sonra, Anadolu’ya yönelmişti. Gönderdiği dai ve halifeleri vasıtasıyla Osmanlı hudutları içinde yaşayan Şiileri kendisine bağlıyor ve fırsat buldukça da isyanlar çıkartıyordu.

Şah İsmail’in bu tehlikeli teşebbüslerini önlemenin tek çıkar yolunun, Anadolu’da Şiiliğin gelişmesini önlemek, hatta kökünü kazımak olduğunu biliyordu. Bunun için, İran’da kurulan Şii devletlerin ikide bir Osmanlı Devletini tehdit etmesine ve batıya karşı açılan her seferde Osmanlıyı arkadan vurmasına son vermek emelindeydi. Bu sebeple daha önceki Osmanlı sultanlarının Avrupa fütuhatını doğuya çevirdi. Bu sayede İslam alemini birleştirmek, Anadolu Türklüğü ile Orta Asya’yı birbirine yaklaştırmakla, Asya ve Afrika’daki devletlerin Osmanlı hakimiyetine girmesi mümkün olacaktı. Yavuz Sultan Selim Han, topladığı olağanüstü divanda, Şah İsmail’in yaptığı saldırıları bir bir anlattı. Divanda yapılan uzun müzakerelerden sonra, İran’a sefere karar verildi.

Sefer hazırlığı esnasında, şehzadeliğinden beri tespit ettirdiği bozguncuları, memleket aleyhinde çalışanları sürgün, hapis ve gerekli olan cezalarla cezalandırdı. Yavuz Sultan Selim Han'ın, asi, hain ve ahlaksızları Anadolu ve Rumeli’den temizlemesi, Türkiye’nin birlik ve beraberliği, ülke bütünlüğü için çok yerinde, isabetli bir karar oldu. Bu arada sefer hazırlıklarını tamamlayan Yavuz, 20 Nisan 1514’te Üsküdar’a geçerek, ordu-yu hümayun ile İran Seferine çıktı. Anadolu’dan takviye kuvvetler alınarak ilerlendi. Şah İsmail, yiğitlik harcı olan er meydanına davet edildi. Meydana çıkmayınca, Safevi topraklarına girildi. Şahın, Sultan Selim Hana karşı ülkesini müdafaa etmemesi üzerine, ikinci bir name gönderildi. Bu namede; Osmanlı ordusunun uzun bir yoldan gelip epeyden beri muharebe için ordu aramasına rağmen meydana çıkan olmadığı, padişahların ellerindeki memleketlerin nikahlıları olduğu, erkek ve yiğit olanın onu namahreme dokundurtmayacağından bahsedilerek, miğfer yerine yaşmak, zırh yerine çarşaf giymesi tavsiye edildi. Kadın elbiselerinden hırka, şal ve çarşaf gönderildi. Osmanlı ordusunun aylardır yolda bulunması, sefer güzergahını Safeviler çekilirken tahrip etmesi, Şah İsmail’in ajanlarının faaliyetleri, Yeniçeriler arasında hoşnutsuzlukların çıkmasına sebep oldu. Sultan Selim Han, sefer bozguncularına, meselenin gayet hassas olduğu bu safhasında aldığı kesin ve kararlı tedbirle mani oldu. Çadırına ok atacak kadar ileri gidildiğinde, askere verdiği nutuk, harp psikolojisinin şaheserlerindendir. Bu nutukla; hedefe daha varılmadığını, seferden asla dönülmeyeceğini, cihad için çıkılan bu seferden hatunlarını düşünenlerin dönebileceğini, yiğit olanın gelmesini isteyip, tek başına da olsa gideceğini, bütün heybet ve azametini göstererek, gür sesiyle söyledi. Yavuz Sultan Selim Han'ın nutku, asker arasında çok tesirli oldu ve ordu onu takip etti. Bu arada, Safevi ordusunun, Çaldıran Ovasında olduğu haberi alındı. Çaldıran’da mevzi alındı. Sultan Selim Han kumandasındaki Osmanlı ordusu ile İran Şahı İsmail-i Safevi kumandasındaki Safevi ordusu, 23 Temmuz 1514 tarihinde Çaldıran Ovasında muharebeye tutuştu. Çaldıran Ovası'nda yapılan meydan muharebesi, Osmanlı zaferiyle neticelendi. Şah İsmail-i Safevi tahtını, tacını ve hanımını muharebe meydanında bırakarak, kaçtı (Çaldıran Meydan Muharebesi / Savaşı). Safevi başşehri Tebriz’e kadar ilerlendi. Şah İsmail, İran içlerine kaçtı. Sultan Selim Han, Tebriz’e girip, şehirde kaldı. Tebriz’de Cuma selamlığı yapıp, hutbeyi aslına uygun olarak, dört halifeyi zikrettirerek, adına okuttu. Tebriz’deki alim, sanat erbabı, tüccar ailelerini İstanbul’a gönderdi.

Yavuz Sultan Selim Han, bölgedeki fetihleri tamamlamak için, kışı Azerbaycan’daki Karabağ’da geçirmek istedi. Başşehirden çok uzakta bulunulması bazı devlet adamları ve askerlerin hoşnutsuzluğuna sebep olunca, Amasya’ya hareket etti. Amasya’da fesatçıları cezalandırdı. Doğu ve güney hudutlarının emniyet altına alınması gerekiyordu. Çaldıran’da gayret gösteren Bıyıklı Mehmed Ağaya Bayburt, Erzincan ile Kiğı’nın beylerbeyliği verilip, asilerin elindeki Kemah Kalesini muhasara etmekle vazifelendirdi. Sultan Selim Han da, 1515 Mayıs ayında Kemah’a geldi. Padişahın da muhasaraya katılmasıyla, Kemah muhafızı 19 Mayıs 1515 tarihinde, kaleyi Osmanlılara teslim etmek zorunda kaldı.

Mısır Memlukları ve İran Safevileri ile Osmanlıya karşı münasebetleri tespit edilen Dulkadiroğulları Beyliğinin de Anadolu’nun birlik ve beraberliği için Osmanlı ülkesine katılması gerekiyordu. Sultan Selim Han, Rumeli Beylerbeyi Sinan Paşayı, 49.000 kişilik kuvvetle Dulkadirli ülkesinin zaptına gönderdi. Osmanlı kuvvetleri, Göksun Muharebesi ve Turna (Nurhak) Dağı harekatında Dulkadirli Alaüddevle ve ordusunu mağlup etti. Alaüddevle ve oğulları öldürülerek, ordusu bozuldu. Dulkadirli ülkesi, bütünüyle fethedildi. Dulkadir memleketi, başta Maraş ve Elbistan olmak üzere bir sancak haline getirilerek Şehsuvaroğlu Ali Beye verildi. Bu savaşta büyük hizmetleri görülen Hadım Sinan Paşa da veziriazamlığa tayin edildi. Dulkadirli topraklarının Osmanlıya katılmasıyla, Mısır Memlukları ile hudut komşusu olması Osmanlı-Memluk münasebetlerini gerginleştirdi. Doğu ve güneydeki fetihlere devam edilerek Çaldıran Zaferi'nden sonra Osmanlı hizmetine giren; Doğu Anadolu’da çok hürmet edilen meşhur alim, tarihçi ve yazarlardan İdris-i Bitlisi, Osmanlı nüfuzunu bölgede hakim kılmak için çalışmaya başladı. Bıyıklı Mehmed Paşa, Diyarbekir’i zapt etmekle vazifelendirildi. Diyarbakır, bölgenin merkezi durumunda büyük bir şehir olup, müstahkem kalesi vardı. Şehir ve suru ile muhafazasında bulundurulan kuvvet miktarı, Safevilerin batı hududunda set vazifesi görmekteydi. Bıyıklı Mehmed Paşa, 1515’te Diyarbakır'a karşı harekete geçerek, şehri muhasara altına aldı. Safevili muhafız Karahan, Osmanlının şiddetli muhasarasına dayanamayıp, şehri terk ederek, Mardin tarafına çekildi. 19 eylül 1515 tarihinde, Diyarbekir’in merkezi olan Amid kalesi fethedildi. Mardin’e sığınan Safevili kuvvetler de, meşhur alim İdris-i Bitlisi’nin nüfuzuyla bölgeden atıldı. Safevili Karahan, Ekim ayında Koçhisar mevkiinde yapılan muharebede öldürüldü. Osmanlının askeri kuvveti, İdris-i Bitlisi’nin manevi tesiriyle, beylerinin çoğu Sünni olan bölge, Osmanlı hakimiyetini tanıdı. Çaldıran Zaferi sonrasında, Doğu ve Güney harekatıyla; Harput, Silvan, Bitlis, Hısnkeyfa, Diyarbekir, Urfa, Mardin, Cezire’den Rakka’ya kadar olan Kuzeydoğu bölgeleri ile Musul havalisi Osmanlı idaresine alındı.

Yavuz Sultan Selim Han, 1514 baharında çıktığı İran Seferinden 1515 yazında döndü. Sefer dönüşünde İstanbul’da devletin idari, siyasi, askeri, sosyal, iktisadi ve ticari meselelerinin halline başladı. Sefer esnasında meydana gelen hadiseleri bütünüyle tetkik ve tahkik ettirdi. Devlet adamlarını tek tek huzuruna çağırıp, hadiselerin sebep ve suçlularını tespit etti. Yeniçeriler, suçlarını anlayıp, “Hepimiz günahkarız!” diyerek, padişahtan af istediler. Hadiseleri kökünden halletmeye azimli olan padişah, tahkikatı derinleştirerek suçluları tespit etti. Hadiselerden, Kazasker Tacizade Cafer Çelebi, İkinci Vezir İskender Paşa ve Ocaktan Sekbanbaşı Balyemez Osman Ağa suçlu bulunarak, huzura çağrıldı. Bizzat Cafer Çelebi’ye:

“İslam askerini itaatsizliğe ve isyana tahrik edenin cezası nedir?” diye fetva istedi.

O da:

“Eğer sabit olursa cezası idamdır” deyince:

“Senin fesadın, bence gerek lahikan ve gerek sabıkan sabittir ve kendi hakkındaki fetvayı kendin verdin” diyerek suçluları Divan-ı hümayun önünde idam ettirdi.

Piri Mehmet Paşa'yı, yeni bir donanma ve tersane inşa ettirmekle vazifelendirdi. Yavuz Sultan Selim Han, istikametini gizli tuttuğu sefer için ordu ve donanma hazırlattı. Seferin tekrar İran’a olduğu tahmin edilmekteyse de, donanmanın hazırlanışından denizde kıyısı olan Mısır Memlukları ihtimalini kuvvetlendirmekteydi. Osmanlı-Memluk münasebetleri Şah İsmail ve Dulkadirli meselesinden çıktı. Yavuz Sultan Selim Hanın, buna rağmen, ikinci Sünni devletin, Haçlılara ve İran Safevilerine karşı ortak mücadele etmesi gerektiğini belirten temasları oluyordu. Sultan Selim Han, 1516 baharında veziriazam Sinan Paşa'yı, 40.000 kişilik bir kuvvetle Maraş üzerinden Fırat tarafına sevk etti. Veziriazam Sinan Paşa, Fırat Nehrini geçip, Diyarbekir’e gitmeye memur olduğunu huduttaki Memluk beylerine bildirdi. Fırat Nehrini geçmek için izin istedi. Memluklar, Suriye hududunda kuvvet bulundurduklarından, Osmanlı talebini reddettiler. Sultan Selim Han'a durum bildirildi. Sinan Paşa'nın, Memluk hududuna gelmesi üzerine, Mısır Sultanı Kansu Guri (Gavri) de 50.000 kişilik bir kuvvetle Şam’a geldi. Mısır Sultanı'nın durumu, Sultan Selim Hana arz edildi. Kansu Guri’nin, Şah İsmail-i Safevi ile ittifakı ihtimaline karşı, güney hududundan ve gerisinden daha da emin olmak için, Mısır Seferine karar verildi.

Müslümanlara işkence ve eziyet edip, Eshab-ı kiram ve Ehl-i sünnet alimlerini kötüleyenlere karşı sefere giderken, buna mani olmak isteyen bir İslam hükümdarına karşı ne yapmak lazım geldiğini alimlere sordu. Alimler, sefer açılabileceğini bildirdiler. Hilafeti de himaye eden Memluklara karşı sefer için fetva alınıp, harp etmek meşrulaşınca, kendi kumandasındaki kuvvetlerin Kayseri’de toplanmasını emretti. Ayrıca, Rumeli Kazaskeri Zeyrekzade Rükneddin ile ümeradan Karaca Paşayı, Kansu Guri’ye elçi gönderdi. Osmanlı elçisi, Mısır Memluk Sultanından, İran üzerine hareketle oraları bozgunculardan temizleyeceğini ve kendisine hayır dua edilmesini istiyordu. Kansu Guri, Osmanlıların Dulkadirli topraklarının zaptını uygun karşılamadığından, elçileri önce hapsettirdiyse de, sonra serbest bırakıp, Sultan Selim Hana yüz kantar şeker ve büyük kutularla helva gönderdi. Sultan Selim Han, 1516 Haziranında Mısır Seferine çıkıp, Osmanlı Donanması da Suriye sahillerine gönderildi. Sultan Selim Han, Mısır elçisi Moğolbay’ı ülkesine geri gönderirken:

“Efendine söyle, Mercidabık’ta karşıma çıksın” dedi.

Memluk Sultanı Kansu Guri, yanında Abbasi Halifesi Üçüncü Mütevekkil olduğu halde Mercidabık’a geldi. Sultan Selim Han kumandasındaki Osmanlı ordusu da, Mercidabık’a gelip, Kansu Guri kumandasındaki Memluk ordusu ile, 24 Ağustos 1516 tarihinde muharebeye tutuştular (Mercidabık Meydan Muharebesi - Savaşı). Muharebe Osmanlıların üstün harp gücü ve teknik imkanlarıyla zaferle sonuçlandı. Son Abbasi Halifesi Üçüncü Mütevekkil Sultan Selim Hanın yanına getirilip, çok hürmet gösterildi.

Suriye, Osmanlı hakimiyetine geçti. Suriyeliler, Osmanlı adalet ve Müsamahalarını iyi takdir ettiklerinden halk ve kale muhafızları şehirlerin anahtarlarını Sultan Selim Hana kolayca teslim ettiler. Sultan Selim Han; Halep, Hama, Humus ve Şam şehirlerine girdi. Üç ay kadar Şam’da kaldı. Memluk Sultanı Kansu Guri, Mercidabık Muharebesi sonrasında vefat ettiğinden, Mısır Kölemenleri de Tomanbay’ı sultanlığa getirmişlerdi. Sultan Selim Han, Tomanbay’a Osmanlı hakimiyetini tanıması şartıyla, antlaşma teklifi için iki elçi gönderdi. Osmanlı elçileri, Sultan Tomanbay’ın arzusu dışında, Kölemenlerce öldürüldü. Yavuz Sultan Selim Han, Osmanlı elçilerinin katledilmesini harp sebebi saydı.

15 Aralık 1516 tarihinde, Şam’dan Mısır Seferine çıktı. Mısır’ın merkezi Kahire’ye ulaşmak için Sina Çölünü geçmek gerekiyordu. Eski fatihlerin bütün teşebbüslerine rağmen, kurak ve çorak çölün geçilmesi imkansız gibi olduğundan, vezir Hüseyin Paşa başta olmak üzere, Mısır Seferine itiraz edildi. Yavuz Sultan Selim Han itirazları susturmak, ordu bozanlığın önüne geçmek için, Vezir Hüseyin Paşayı, idam ettirdi. Osmanlı ordusu, Sina Çölü'nü günde ortalama otuz kilometre yürüyüşle bir haftada geçerek, harp tarihinde rekor yaptı. Sina Çölünü geçerken olduğu rivayet edilen şu vaka o tarihten beri menkıbe olarak anlatılır:

Sina Çölünde yıllardan beri yağmur yağmamasının verdiği kuraklıkla, müthiş çoraklık, ıssızlık ve kum fırtınası vardı. Padişah, devlet adamları ve süvariler ata binmiş halde çölde ilerlerken Sultan Selim Han, bir ara atından iner. Sultanın piyade yürüyüşüne geçmesiyle, bütün devlet adamları ve süvariler, attan inerler. Başta Sultan Selim Han ve bütün ordu, kurak ve çorak Sina Çölünde piyade yürüyüşü yaparlar. Ordu harap ve bitab bir hale gelir. Fakat, Sultan Selim Han, büyük bir edeb ve huşu içinde yürümektedir. Sebebi sorulunca; bütün heybet ve azametinden sıyrılıp, sakin ve edeple buyurur ki:

“Önümüzde, fahri kainat Resulullah efendimiz hazret-i Muhammed yürümükteyken, at üstünde gitmekten haya ederim.”

Sina Çölünü geçerken yağmur da yağıp, kolayca Mısır’a ulaşırlar.

21 Ocak 1517 tarihinde, Kahire’ye çok yakın Birk-ül-Hac mevkiinde konaklandı. 22 Ocak 1517 günü Kahire yakınlarındaki Ridaniye’de Osmanlı-Memluk muharebesi başladı. Sultan Selim Han kumandasındaki Osmanlı ordusu, Tomanbay kumandasındaki Memluk ordusuna karşı Ridaniye’de zafer kazandı (Bkz. Ridaniye Meydan Muharebesi). Memluk Sultanı Tomanbay, Kahire’den çekildi. Sultan Selim Han, Kahire’ye 15 Şubat 1517 tarihinde parlak bir merasimle girdi. 20 Şubat Cuma günü Melik Müeyyed Camiinde okunan hutbede kendisi için söylenen “Hakim-ül-Haremeyn-iş-Şerifeyn” unvanını kabul etmedi. Mübarek makamlara hürmeten unvanındaki “Hakim” kelimesi yerine hizmetçi manasındaki “Hadim”i getirtip, “Hadim-ül-Haremeyn-iş-Şerifeyn” (Mekke ve Medine’nin Hizmetçisi) unvanını aldı. Bunu belirtmek için de sarığının üstüne süpürge biçiminde sorguç taktı.

Yavuz Sultan Selim Han, 1516 Ağustosundan beri yanında bulunan son Abbasi Halifesi, Üçüncü Abdülaziz el-Mütevekkil-al-Allah Muhammed’in rızası, Kahire’den Osmanlı merkezine gönderilen Cami’ül-Ezher Medresesi alimleri ve İstanbul’daki alimlerin meclisinde ittifakla varılan kararla, Osmanlı padişahlarına Sultanlık unvanı ile beraber, İslam aleminin etrafında toplandığı “Hilafet” makamı da verildi.

Yavuz Sultan Selim Han'ın kazandığı Ridaniye Zaferi ile; Mısır, Arabistan Yarımadası Osmanlı hakimiyetine geçti. Kızıldeniz’e ve Hind Okyanusuna inilip, Kuzey Afrika hakimiyet yolu açılarak, Osmanlı hududu, Atlas Okyanusuna dayandırıldı. Venedikliler, Memluklara verdikleri, Kıbrıs Adasının haracını, Osmanlılara göndermeye başladılar. Hicaz ve Orta Doğudaki mübarek makamlar, Osmanlı hizmetine açıldı. Mukaddes emanetler İstanbul’a getirtilerek, İstanbul şereflendi. Buralar, nadide eserlerle süslendi. Sultan Selim Han, 4 Haziran 1516’da çıktığı Mısır Seferinden, 10 Eylül 1517’de Kahire’den hareket ederek, 25 Temmuz 1518’de İstanbul’a döndü. İstanbul dönüşü Şam’a uğrayıp, kabrini yaptırdığı büyük İslam alimi, Muhyiddin-i Arabi hazretlerinin türbe ve camiini merasimle açtı. Muhyiddin-i Arabi’nin türbedarı, ferasetle, Sultan Selim Hanın çok yaşamayacağını da söyledi.

Sultan Selim Han, Mısır Seferi dönüşü, İstanbul’dan Edirne’ye geldi. Avrupa devletlerinden Macaristan ve Venedik, eski sulh antlaşmalarını yenilemek, İspanya da Osmanlı Devletiyle dostane münasebetlerde bulunmak istediler. Sultan Selim Han, Osmanlı Devleti, bütün İslam alemi için büyük tehlike arz eden Safevili Şah İsmail’in faaliyetlerinin önüne geçmek için, Avrupa devletleriyle antlaşmaları yeniledi.

Safevili Şah İsmail’in kumandasındaki İran ordusu, Osmanlılar ile meydan muharebesi yapmak cesareti gösteremiyordu. Böyle olmasına rağmen Safevili propagandacılar, Osmanlı ülkesinde faaliyet göstererek, asi taraftarlar bulup, bunları isyana hazırladılar. Bunlardan Bozoklu Şeyh Celal, Kalender kıyafetinde Turhal’a gidip bir mağarada riyakarca münzevi hayat yaşadı. Çevresinde propaganda yapıp, cahil kimseleri etrafında topladı. Yakında Mehdi yahut Mesih geleceğini söyleyip, kendini Mehdi ilan etti. Mehdiliği ilanıyla beraber, etrafında toplanan 20.000 süvari ve piyadeden meydana gelen silahlı kuvvet kurdu. “Şah Veli” unvanı alıp, saltanatını ilan ederek, çevrede istila hareketine başladı. Bozoklu Celal, Turhal’dan Ankara’ya yürüdü. Sultan Selim Han, isyanın üzerinde hassasiyetle durup, müdahale ettirdi. Rumeli Beylerbeyi Ferhad Paşa ve Maraş Valisi Şehsuvar oğlu Ali Bey isyanı bastırmakla vazifelendirildi. Şehsuvaroğlu, acilen asiler üzerine kuvvet sevk etti. Asi Celal, üzerine kuvvet sevk edilmesi üzerine, Şah İsmail tarafına kaçarken, Erzincan Akşehiri’nde yakalanıp, taraftarları ile birlikte öldürüldü. Bundan sonra, Rafizi isyanlarına “Celali Vakası” denildi.

On altıncı yüzyılda Osmanlı kara ordusu, dünyanın en büyük ordusuydu. Sultan Selim Han, kara askerine verdiği önemi donanmaya da verdi. İstanbul’da ilk tersanenin yapımını 1515 yılında başlatıp, 1516’da bitirdi. Gelibolu’daki büyük tersane, Sultan Selim Han devrinde önemini korudu. Mısır’dayken, Memluklar zamanında Kızıldeniz’de donanma kumandanı olan Selman Reis, huzura gelince, Osmanlı hizmetine alındı. Cezayir hakimi Barbaros Hayrettin Paşa da, Sultan Selim Hana elçi gönderip, yardım istedi. Barbaros’un Osmanlı hizmetine girmesiyle, Akdeniz Türk Gölü olma yoluna girdi. Donanma faaliyetini tamamlayan Yavuz, devrin büyük alimi Kemal Paşazade’ye niyetinin feth-i Efrenciye, yani Avrupa olduğunu bildirmişti. Ancak, yüce Hakan’ın yine Eyüp Sultan Türbesini ziyaretle başladığı bu seferine, yakalandığı amansız şirpençe hastalığı mani oldu.

Çorlu’da başhekim nezaretinde tedavi gördü. İki ay hasta yatıp, 22 Eylül 1520 tarihinde Cuma akşamı Osmanlı karargahının bulunduğu Çorlu’nun Sırt Köyünde vefat etti. Vefat etmeden bir müddet önce yanında bulunan Hasan Can; “Sultanım, Allah’ı hatırlamak zamanıdır” deyince, Yavuz Sultan Selim Han:

“Lala, Lala bunca zamandan beri bizi kiminle biliyordun? Cenab-ı Hakk’a teveccühümüzde bir kusur mu gördün?” buyurmuş ve Yasin-i şerif okumasını istemişti.

Kendisi de onunla birlikte okurken, ruhunu teslim etmiştir.

Cenazesi, İstanbul’a getirilip inşaatını başlattığı Sultan Selim Camii yanına defnedildi. Yerine Osmanlı Sultanı olan oğlu Sultan Süleyman Han tarafından cami tamamlanıp, kabri üstüne türbe de yapıldı.

Sultan Selim Hanın sandukasının üstünde, büyük alim Ahmed ibni Kemal Paşa'nın kaftanı örtülüdür. Örtünün konması meşhur rivayette şöyle anlatılır: Sultan Selim Han, Mısır Seferini tamamlayıp, Kahire’den Şam’a dönerken, yolda, o sırada Anadolu Kazaskerliği vazifesini yapan Ahmed ibni Kemal Paşazade'yi yanına çağırdı. Sohbet ederek giderlerken, İbn-i Kemal’in atı birdenbire bir su çukuruna bastığı için Sultan Selim Hanın üstü başı ıslanıp, kaftanı çamur oldu. İbn-i Kemal Paşa telaşa düşünce, azametiyle meşhur olan Sultan Selim Han; “Bir alimin atının ayağından sıçrayan çamur, benim için şereftir. Öldüğüm zaman bu kaftanı böylece sandukanın üstüne koysunlar!” deyip, sırtından kaftanı çıkarıp, saklattı.

Doğu Anadolu, Kuzey Irak, Lübnan, Suriye, Filistin, Mısır ve Hicaz’ın fethiyle Osmanlı Hanedanına Halifelik makamını ve mübarek emanetleri kazandıran Sultan Selim Han, sekiz buçuk yılda, devleti iki kat büyüttü.

Sultan Selim Han, devrin meşhur alimlerinden, Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi ile ilmi sohbet edip, ona hürmet gösterirdi. Sofiyye-i aliyyenin büyük alimi Muhyiddin-i Arabi’nin Şam’daki kabr-i şerifini tespit ettirip yanına cami, türbe, imaret yaptırdı. Seferlerinde evliyanın büyüklerinden Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin türbesini ziyaret ederdi. Ehl-i sünnete çok hizmet edip, İslam alemi için büyük tehlike olan Safevili Şah İsmail’in ideolojisinin yayılmasını önleyerek İran’da mahsur bıraktı. Çok heybetli olup, azametinden çevresindekiler titrediği halde, alimlere, halkına karşı tevazu sahibiydi. Devamlı; “Padişah-ı alem olmak bir kuru kavga imiş. Bir veliye bende olmak cümleden ala imiş” buyururdu. Çok mütevazı olup, sade giyinirdi. Muhteşem Osmanlı Devletinin ve İslam aleminin lideri olmasına rağmen, Peygamber efendimizin ahlakı ile ahlaklandığından, debdebe ve şaşaadan uzak hayat sürerdi. Bir defasında oğlu Şehzade Süleyman, çok süslü bir elbiseyle huzuruna girince; “Süleyman, annen ne giysin!” diyerek sitem etmişti. Arapça ve Farsça'yı çok iyi bilip, edebiyat, tarih ve coğrafyaya da meraklıydı. Farsça ve Türkçe şiirleri olup, Farsça Divan’ı Almanya’da yayınlanmıştır.



__________________
DENİZ ELEKTRONİK 59

[Üyelik girişi yapmadan linki görüntülüyemezsiniz.Üye iseniz giriş yapınız. ]
mahmut_59 Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Okunmamış 10-12-2006, 19:03   #10 (permalink)
Katılımcı Üye
 
mahmut_59 kullanıcısının avatarı
Giriş: 14 Oct 2006
Konum: Tekirdağ
Yaş: 22
Mesaj: 167
Varsayılan

Kanuni Sultan Süleyman


Osmanlı Devleti'nin onuncu sultanı ve İslam halifelerinin yetmiş beşincisi. Babası Yavuz Sultan Selim Han, annesi Aişe Hafsa Sultan olup, Kanuni lakabıyla meşhur oldu. Avrupalılar Büyük Türk ve Muhteşem Süleyman lakaplarını verdiler.
On beş yaşına kadar Trabzon’da kalarak, Yavuz Selim’in vazifelendirdiği devrin alimlerinden ders aldı. 6 Ağustos 1509’da dedesi İkinci Bayezid Han (1481-1512) tarafından Kırım Yarımadası'ndaki Kefe Sancağı Beyliğine gönderildi. Yavuz Sultan Selim Han, 1512’de Osmanlı tahtına geçince Kırım’dan İstanbul’a çağrıldı. 1513’te Saruhan (Manisa) Sancak Beyliği verildi. Yavuz Sultan Selim Hanın 1514 İran ve 1516 Mısır seferlerinde Rumeli’nin muhafazasıyla vazifelendirilerek, Edirne’de oturdu. Yavuz Sultan Selim Hanın vefatında, Manisa’da bulunan Şehzade Süleyman, Veziriazam Piri Mehmet Paşa vasıtasıyla İstanbul’a davet edilip, 30 Eylül 1520’de tahta çıkarak, onuncu Osmanlı Sultanı ve yetmiş beşinci İslam Halifesi oldu. Piri Mehmet Paşa'yı veziriazamlık makamında bırakarak, Divan-ı Hümayun'a ilk defa dördüncü bir vezir olarak Kasım Paşayı tayin etti. Memleketin iç işlerini düzeltip, Osmanlı ülkesinde huzur ve sükun temin ettikten sonra, Avrupa seferlerine başladı.

Avrupa Seferleri

Belgrad Seferi: Yavuz Sultan Selim Han (1512-1520) devrinde Osmanlı Devleti doğu siyasetini takip ederek, hudutlarını emniyete almıştı. Bu sebeple Kanuni Sultan Süleyman Han, doğudan emin olarak ilk seferlerini Avrupa üzerine yaptı. Macar Kralı II. Layoş’un, Kutsal Roma Cermen İmparatoru Şarlken’e güvenerek, Osmanlı elçisine düşmanca davranması üzerine, Orta Avrupa’nın kilidi sayılan ve önceki devirlerde üç defa kuşatılıp alınamayan, Belgrat üzerine sefere çıktı. 18 Mayıs 1521’de İstanbul’dan hareket eden Kanuni Sultan Süleyman Han, 29 Ağustosa kadar şehrin çevresindeki kaleleri fethettirdi. 29 Ağustos 1521’de Belgrat Kalesi de teslim alınarak, 30 ağustos Cuma günü, şehrin en büyük kilisesi camiye çevrilip, Cuma namazı kılındı. Belgrat’ın imarı için hazineden büyük yardımlar yapıldı.s

Mohaç Seferi: Macar Kralı II. Layoş’un; Şarlken ile akrabalık kurup, Osmanlı Devletine karşı İran Safevi Devleti ve Sultan Süleyman Hanın hakimiyetindeki Eflak ve Boğdan beylikleriyle ittifak kurması, Papalığın Haçlı ruhu ile Hıristiyanları kışkırtması ve esir Fransız Kralı için annesinin, Osmanlı Sultanından yardım istemesi üzerine bu sefer tertip edildi. 23 Nisan 1526’da İstanbul’dan hareket eden Kanuni, 29 Ağustos 1526’da Macaristan ve Haçlı ordusunu Mohaç Meydan Muharebesinde büyük bir mağlubiyete uğratarak, zafer kazandı (Bkz. Mohaç Meydan Muharebesi). Macaristan Krallığının başşehri Budin (Budapeşte) dahil Macaristan, Erdel (Transilvanya) Türklerin hakimiyetine geçti.

Avusturya Seferi: Mohaç Meydan Muharebesinden sonra, Macaristan’da askeri harekat bitti. Fakat siyasi faaliyetler başladı. Osmanlı padişahının, Budin muhafazasına ahalinin de arzusuyla tayin ettiği, Erdel Voyvodası Zapolya’ya karşı, Viyana Arşidükü Ferdinand, Macar kralı olmak için harekete geçti. Ferdinand 1527’de Macaristan’a girip Zapolya’yı mağlup ederek, Budin’i işgal etti. Macaristan’daki hudut hadiseleri ve Zapolya’ya yardımda bulunmak üzere Sultan Süleyman Han, 10 Mayıs 1529’da Avusturya Seferine çıktı. Ferdinand’ın işgalindeki Budin 8 Eylül 1529’da teslim alındı. Zapolya 14 Eylülde Osmanlıya sadık kalmak şartıyla Kral Yanoş ünvanıyla Macar tahtına geçirildi. Osmanlı Ordusu 22 Eylülde Avusturya’ya girdi ve 25 Eylülde Viyana önlerine geldi. Viyana’nın teslimini isteyen Kanuni Sultan Süleyman Han, teklifin kabul edilmemesi üzerine; 27 Eylül 1529’da şehri kuşattı. (Viyana Kuşatması)

1529 Avusturya Seferinde Türk akıncıları, Osmanlı Tarihinin en büyük akın hareketini yaptılar. Avusturya, Güney Almanya toprakları Türk akıncılarınca çiğnenerek, bütün Avrupa Osmanlıların azametini, şaşaasını gördü. Mukaddes Roma-Cermen İmparatoru Şarlken korktuğundan, meydan muharebesi için ortaya çıkamadı. Mevsim ve şartların elverişsiz olması üzerine Osmanlı padişahı, ordusuyla 16 Ekim 1529’da Viyana’dan Budin’e hareket etti. 1530’da Arşidük Ferdinand’ın elçi heyeti İstanbul’da sultanla görüştü. İsteklerinde samimi olmayan Ferdinand, sulh görüşmeleri yapılırken tekrar Budin’i kuşattırdı. Şehir, Türk kuvvetleri ve Macarlar tarafından müdafaa edilerek, kuşatma kaldırtıldı.

Alman Seferi: Mukaddes Roma-Cermen İmparatoru Şarlken’in ve kardeşi Avusturya ve Bohemya Kralı Ferdinand’ın Macaristan’ın içişlerine karışması üzerine Kral Yanoş, Sultan Süleyman Handan yardım istedi. Padişah, 25 Nisan 1532’de Alman seferine çıkıp, yüz yirmi bin mevcutlu ordusuyla Avusturya’yı zaptetti. Şarlken, 250.000 kişiden fazla Hıristiyan ordusuyla Osmanlıların karşısına çıkmaya cesaret edemedi. Osmanlı Sultanının Alman Seferi de, düşman ülkesinin ezilmesi ve Avusturyalılardan birçok kaleyi almasıyla neticelendi. Sultan Süleyman Hanın, Alman Seferi münasebetiyle Orta Avrupa’da bulunmasından korkup, meydan muharebesinden kaçan Şarlken, 22 Haziran 1533 tarihli İstanbul Antlaşması'yla Osmanlı Devleti'nin ve Sultanın üstünlüğünü kabul etti. İstanbul Antlaşmasına göre:

1) Kral Ferdinand, Kanuni Sultan Süleyman Hanı baba ve metbu (kendisine tabi olunan, uyulan) bilecek ve ancak “kardeş” diye hitap ettiği veziriazamla eşit sayılacaktır. 2) Kral Ferdinand, Osmanlı ülkesine tecavüz etmeyecek ve Sultan da Avusturya ülkesiyle ahalisini kendi tebaası bilecektir. 3) Kral Ferdinand, Macaristan üzerindeki veraset iddialarından vazgeçecek; Macaristan’ın batısı ve kuzey batısındaki arazisinin hakimi olacaktır. 4) Macar Kralı Yanoş ile Kral Ferdinand arasında, Osmanlıların uygun göreceği hudut geçerli olacaktır. 5) Eski Kraliçe ve Ferdinand’ın kızkardeşi Maria’nın kocasından miras kalan malikhane, geçimi için ihsan edilecektir. 6) Bu antlaşma geçici değil, devamlıdır.

Avrupa’da, Fransa’dan başka Avusturya’nın da Osmanlı Sultanının himayesini kabul etmesiyle Şarlken’in “Avrupa İmparatorluğu” kurma projesi gerçekleşemedi. Türklerin takip ettiği cihanşümul dünya hakimiyeti siyaseti gereğince, Kanuni Sultan Süleyman Han ve Osmanlı Devleti, Avrupa’da tek başına söz sahibi oldu.

Boğdan Seferi: Osmanlı Devletinin düşmanlarıyla işbirliği yapan Boğdan Voyvodalığının bazı hareketleri üzerine sefere karar verildi. 8 Temmuz 1538’de İstanbul’dan hareket eden padişahın, Avrupa içlerine ilerlerken düşman ülkesinde bile ahalinin canına, ırzına, malına, mülküne ve hatta tarlasındaki ekili mahsulüne zarar verdirtmeden hareketi güzel bir adalet örneği oluyordu. Mimar Sinan bu seferde, kenarı bataklık bir araziye sahip, Prut Nehri üzerine büyük ve sağlam bir köprü yaparak Osmanlı ordusunun yoluna devam etmesini temin etti. 15 Eylül 1538’de Boğdan Voyvodalığının merkezi Suçava’ya girildi. Ahali İslam dininin adaletini temsil eden ve Avrupa’ya medeniyet götüren Osmanlıyı istediğinden, Voyvoda kaçmak mecburiyetinde kaldı. Boğdan meselesini halleden Sultan Süleyman Han, büyük ganimetlerle 27 Kasım’da İstanbul’a döndü.

Budin Seferi: Osmanlı Devletine tabi Macaristan Kralı Yanoş ölünce, Kral Ferdinand fırsattan istifadeyle Budin’e büyük bir Avusturya-Alman ordusu sevk etti. Macar Kraliçesi İsabelle, Sultan Süleyman Handan ve ordusundan yardım istedi. 20 Haziran 1541’de İstanbul’dan hareket eden padişahın yaklaşmakta olduğunu haber alan düşman, Tuna Nehrini geçmeye çalışırken, Osmanlı ordusunun mahirane hareketiyle 21/22 Ağustos gecesi imha edildi. İstabur Zaferiyle Budin ve Macaristan, antlaşmaya sadık kalmayan Avusturya-Alman Kralı Ferdinand’ın istilasından kurtarıldı. Macaristan Osmanlı Devletine katılarak, 30 Ağustos 1541’de Budin Beylerbeyliği ve idare teşkilatı kuruldu. Kral Yanoş’un ve Kraliçe İsabelle’nin bir yaşındaki oğlu Sigusmund Yanoş, Erdel Banlığına tayin edildi. Budin’in en büyük kilisesi camiye çevrilip, “Fethiye” adı verildi. Kanuni bu camide, Ebüssü’ud Efendinin imametinde 2 Eylül 1541’de ilk Cuma namazını kıldı. Budin’de adaleti tesis ettirdi. Defalarca verdiği sözü tutmayarak, tekrar riyakarca Macar Krallığına talib olduğunu iddia eden Kral Ferdinand’ın isteği Osmanlı Devletince reddedildi.

Kral Ferdinand, 1542 yazında, yıllık haraç karşılığında Macar Krallığının kendisine verilmesini tekrar teklif ettiyse de bu teklif dikkate alınmadı. Ferdinand, Budin’in bir Türk eyaleti olmasından ürkerek, telaşa kapıldı. Avrupa’da Türk-İslam tehlikesinden bahsederek, propagandaya başladı. Avusturya, Alman ve diğer Avrupa milletlerinden 100.000 mevcutlu büyük bir Hıristiyan ordusu topladı. Peşte Kalesini kuşatan müttefik Avrupa ordusuna karşı, Budin Beylerbeyi Yahya Paşazade Bali Bey, sekiz bin askerle müdafaada bulundu. 17 kasım 1542’de Osmanlı ordusunun başında istanbul’dan hareket eden Kanuni Sultan Süleyman Han, henüz yoldayken, 24 Kasım’da düşmana karşı gece taarruzuyla Peşte Zaferi kazanıldı. Müttefik Avrupa orduları perişan bir halde kaçarken imha edildi. Düşmanlardan pek çok esir ve ganimet alındı. Zafer haberi padişaha ulaşınca Edirne’de kaldı.

Avusturya Seferi: Estergon Kalesi Seferi de denilen bu sefere, Osmanlı eyaleti haline gelen Budin’in emniyet ve teşkilatını pekiştirmek için çıkıldı. Padişahın emriyle Budin Kalesine İslam ahali iskan edilip, dini müesseselerin yapımına başlandı. Alimler tayin edilerek Avrupa’ya İslam dininin daha da yayılarak, yerleşmesi için faaliyetler genişletildi. 23 Nisan 1543’te İstanbul’dan hareket eden Kanuni yol boyunca alınması lüzumlu mevkileri fethettirerek 29 Temmuz 1543’te Tuna Nehri sahilinde ve Budin yakınlarındaki başpiskoposluk merkezi Estergon önüne vararak şehri kuşattı.

Estergon Kalesi'ndeki Alman, İtalyan ve İspanyol muhafız askerleri teslim teklifini kabul etmeyince, devrin en büyük ve tesirli ateşli silahlarına sahip Osmanlı ordusu, 315 topla kaleyi dövmeye başladı. Kanuni’nin en muhteşem seferlerinden biri olan Estergon Kalesi Seferine gayet planlı ve tedarikli çıkılmıştı. Anadolu ve Rumeli orduları padişahın maiyetinde, çeşitli sınıfların aldığı sefer tertibi, mühimmatı ve erzakı mükemmeldi. Estergon, Osmanlı kuşatmasına on iki gün mukavemet edebildi. 10 Ağustosta müdafilerin çekilip, gitmesine müsaade edildi. Şehrin en büyük kilisesi camiye çevrilerek Kanuni Sultan Süleyman Han, Cuma namazını burada kıldı.

Osmanlı fütuhatı, Avrupa’da devam ederek eski Macar krallarının taht merkezi İstolni-Belgrat 20 Ağustosta kuşatıldı. 4 Eylülde fethedilen İstolni-Belgrat’ta büyük kilise camiye çevrildi. Mevsim ilerlediğinden Padişah, 7 Eylülde İstanbul’a hareket etti. Avrupa’daki fetihler durmayıp, Budin Beylerbeyi Avusturya kalelerine karşı harekatı devam ettirdi.

On altıncı yüzyılın ortalarında Avrupa’da Osmanlı askeri kuvvetlerinin bu muhteşem başarıları yanında Akdeniz’de ve Atlas Okyanusunda hepsi birer deniz kurdu olan Türk leventleri de Osmanlı bayrağını şan ve şerefle dalgalandırıyorlardı. Bu kara ve deniz harekatlarından Fransa da faydalanıyordu. Mukaddes Roma-Cermen İmparatoru unvanı taşımak arzusuyla Avrupa siyasetinde hakim rol oynamak isteyen Şarlken’in elinde esir olan Fransa Kralı I. Fransuva, annesi vasıtasıyla Kanuni’den yardım talep ediyordu. Fransızlara yardım eden Osmanlılardan korkan Şarlken, Kanuni’yle antlaşmak için elçilik heyeti gönderdi. Osmanlı devlet adamları tarafından kabul edilen Şarlken ve kardeşi Ferdinand’ın elçilik heyetleri ile uzun süren müzakereler oldu. 13 Haziran 1547 Antlaşması’na göre, Almanya ve Avusturya Osmanlılara yıllık otuz bin Duka haraç vermeyi kabul ettiler. İmparator unvanını kullanmamayı kabul eden Şarlken İstanbul Antlaşması’nı 1 Ağustos’ta imzalayınca, Osmanlı padişahı da bu antlaşmayı 8 Ekim 1547’de tasdik etti.

Zigetvar Seferi: Osmanlı ordusunun İran seferlerinde, Safevi Devleti ile Papalık ve Hıristiyan devletler bir olup aralarında anlaşarak Avusturya ve Macaristan’da çeşitli hadiseler çıkartıyorlardı. 1562 Osmanlı-Avusturya Antlaşması’nda kabul ettikleri vergiyi ödemedikleri gibi yeni Kral II. Maksimilyan’ın olumsuz tutumu ve Zigetvar Kalesi'ndeki düşman kuvvetlerin ahaliyi taciz etmeleri üzerine, Osmanlı ordusu başlarında Sultan olduğu halde 1 Mart 1566’da İstanbul’dan hareket etti. Sultan Süleyman Han, on üçüncü olarak çıktığı bu seferinde yetmiş üç yaşındaydı. Hayatı, seferden sefere koşarak insanlığı, Hakka kavuşturacak yola davetle geçmişti. Bir takım hastalıklarla durumu iyi olmayan, ayaklarında nikris hastalığı bulunan Padişah, zulmün önüne geçmek, ahalinin huzur ve güveni için, hasta haliyle Osmanlı tarihinin en muhteşem askeri harekatı kabul edilen sefere bazen araba, bazı yerde tahtırevan ile gidiyor ve yerleşim merkezlerine girileceği zaman, ata binerek en muteber psikolojik metodları tatbik ederek ilerliyordu. 1566 Ağustos başında kuşatılan Zigetvar Kalesini, Zerniski Makloş müdafaa etmekteydi. Günlerce süren kuşatmada birçok defa umumi hücumlar yapıldı. Zigetvar Kuşatmasından iyice bunalan Kont Zerniski, Eylül başındaki huruc harekatında öldürülünce 7 Eylülde kale fethedildi. Kanuni 6-7 Eylül gecesi vefat ettiyse de, askerin moralinde bozukluk meydana gelmemesi için, ordudan gizli tutuldu. Bu sefer ile Zigetvar’dan başka; Güle, Lügos ve diğer bazı kaleler de fethedildi.

Doğu Seferleri

Kanuni Sultan Süleyman, batıda Hıristiyan Avrupa devletleri ile mücadele ederken, İran’daki Şii Safevi Devleti de, Mukaddes Roma-Cermen Devletiyle Osmanlılara karşı ittifak kurup, Doğu Anadolu’da hududa tecavüz ettikleri gibi, Sünni ahaliye de zulmediyorlardı. Safevilerin ajanları Osmanlı ülkesinde faaliyet gösterip, Celaliler vasıtasıyla iç isyanlar çıkarmak istiyorlardı. Şah Tahmasb’ın bu düşmanca davranışları yüzünden Sultan Süleyman Han, harekete geçti. 27 Ekim 1533’te Vezir-i azam Makbul İbrahim Paşa'yı İstanbul’dan doğuya gönderen Sultan’ın kendisi de, baharda sefere çıktı.

Irakeyn Seferi: 11 Haziran 1534’te İstanbul’dan hareket eden Kanuni Sultan Süleyman Han, 20 Temmuzda Konya’ya geldi. Konya’da Mevlana Celaleddin Rumi’nin türbesini ziyaret edip, Kayseri-Sivas-Erzincan yoluyla 27 Eylülde Tebriz’e girdi. Safevilerin zulmünden bunalan şehir halkı, Kanuni’yi ve Osmanlı ordusunu sevinçle bir kurtarıcı olarak karşıladılar. Yavuz Sultan Selim Hana karşı 1514 Çaldıran mağlubiyetinin hala tesirinde olan Safeviler, devamlı Osmanlılardan kaçıp, meydan muharebesi için ortaya çıkamıyorlardı. Osmanlı kuvvetlerinin bölgeye gelmesinden memnun olan ahali, alimler, kale ve şehir hakimleri padişaha bağlılıklarını arz ettiler. Hazret-i Ali ve Hüseyin’in makamlarının bulunduğu Kerbela ve Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin kabrinin bulunduğu Bağdat Valisi Zülfikar Han ve büyük İslam alimi ve büyük veli Abdülkadir-i Geylani’nin memleketi Geylan Hakimi Malik Muzaffer, Sultan Süleyman Hana bağlılıklarını bildirdiler. 24 Kasım 1534’te Bağdat’a giren Osmanlı ordusunun ardından, Azamiyye’de İmam-ı Azam’ın kabrini ziyaret edip, büyük bir türbe yapılmasını emrettikten sonra, Kanuni Sultan Süleyman Han, 30 Kasımda şehre girdi. Bağdat’ta ahalinin, alimlerin, kumandanların ve devlet adamlarının bulunduğu bir sırada şükür ifadesi olan dini merasim yapılarak, ihsanlarda bulunuldu.

1534-1535 kışını Bağdat’ta geçiren Sultan, burada Osmanlı devlet teşkilatını tesis ettirdi. Bağdat’ın mübarek beldelerini, Kerbela’da hazret-i Ali ve Hüseyin’in makamlarını ziyaret etti. Geylan’da Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin kabrine türbe ve yanına imaret, İmam-ı A’zam’ın kabrine türbe yaptırdı. Safevi tehlikesini kesin olarak bertaraf etmek isteyen Kanuni, Şah Tahmasb’ın Van istikametinde olduğu haberi üzerine, harekete geçti. 1 Temmuz 1535’te Tebriz’e gelen Osmanlı Sultanı, devamlı kaçan Şah Tahmasb Safevi’yi takib için İran içerisine girildiyse de karşı çıkan olmadı. Avrupa devletlerinde ve Safevilerden elçi heyetlerini kabul eden, Sultan Süleyman Han, dönüşünde de Mevlana Muhammed Şems-i Tebrizi’nin makamı dahil mübarek beldeleri ziyaret ederek Tebriz-Diyarbekir-Antakya-Adana-Konya yoluyla 8 Ocak 1536’da İstanbul’a geldi.

Irak-ı Arab ve Irak-ı Acem fethedildiği için “İki Irak seferi” manasında Irakeyn Seferi adı verilen bu hareketin neticesinde, bölgedeki Şii Safevi hakimiyeti sona erdirilip, Bağdat dahil Basra, Osmanlı ülkesine katıldı.

Tebriz Seferi: Osmanlı Devletinin batı cephesindeki muharebeler ile meşguliyetini fırsat bilen, Irakeyn Seferinde Sultan Süleyman Handan devamlı kaçan Şah Tahmasb ve Safevi ordusu, Doğu Anadolu’da tecavüzkarane hareket ederek, Anadolu’da Şiilik propagandası yaptırıyorlardı. Şah Tahmasb’ın, huduttaki bazı Osmanlı kale ve mevkilerini ele geçirmesi, Safevilere, isyan eden, Şah İsmail’in oğlu Şirvan Valisi Elkas Mirza’nın Sultan Süleyman Handan yardım istemek gayesiyle İstanbul’a gelmesi ve Şii propagandasına karşı alimler ile Osmanlı umum-i efkarının (halkının) tepkisi üzerine sefere çıkıldı.

29 Mart 1548’de İstanbul’dan hareket eden Sultan, Konya-Kayseri-Sivas yoluyla 28 Temmuz 1548’de Tebriz’e gelinceye kadar, Doğu Anadolu’da fütuhata devam edildi. Osmanlı ordusundan devamlı kaçan Safevilerden 25 Ağustosta Van teslim alındı. Van ve Diyarbekir’den Halep’e gelen Padişah, 1548-1549 kışını burada geçirdi. Kanuni Halep’teyken Osmanlı fütuhatı devam edip, Doğu Anadolu’da Safevi propagandasına aldanarak asi olanlar yola getirildi. Gürcistan Seferine çıkılarak; Berakan, Gömge, Penak, Germek, Samagar, Ahadır kaleleri ve mevkileri fethedildi. 6 Haziran 1549’da Halep’ten hareket eden Sultan, 21 Aralıkta İstanbul’a döndü.

Nahcıvan Seferi: Osmanlı ordusunun Macaristan’da, Sultan Süleyman Hanın Edirne’de bulunmasından istifade eden Safeviler ve Şah Tahmasb, Doğu Anadolu’ya saldırdı. Van civarında Osmanlı ülkesi ve ahalisine karşı düşmanca davranıp, zulmettiren Şah Tahmasb, Adilcevaz, Ahlat kalelerini Hıristiyanların da teşvikleriyle tahrip ettirip Erciş Kalesini de kuşattırmıştı. Osmanlıların içişlerine karışarak, devlet adamlarına türlü iftira kampanyası başlatılınca, Sultan Süleyman Han, İran Seferine karar verdi.

28 Ağustos 1553’te İstanbul’dan hareket eden Padişah, Konya yoluyla Halep’e gitti. 8 Kasımda Halep’e gelen Sultan, 1553-1554 kışını burada geçirdi.

15 Mayıs 1554’te Diyarbekir’de toplanan Harp Divanı’nda Osmanlı devlet adamları ve kumandanları Sultan Süleyman Handan İslama hizmet beklediklerini arz edip, emirlerinde Hind’e ve Sind’e dahi gidebileceklerini ifade ettiler. 20 Mayıs’ta Diyarbekir’den Nahcivan ve Revan üzerine sefer niyetiyle hareket edildi. 5 Temmuzda Şah Tahmasb’a, Kars önlerinde harp daveti çıkarıldı. Ancak Osmanlının yokluğunda Doğu Anadolu’yu kana bulayıp, Müslümanlara her türlü insanlık dışı fiilleri işleyen İran Safevileri, muharebe meydanında görünmeyince, İran’a tabi Şüregil, Şaraphane, Nilfirak alınıp, 18 Temmuzda Revan’a girilip, Arpaçay, Karabağ’dan sonra padişah 30 Temmuz 1554’te Nahcivan’a geldi. Osmanlı ordusuna büyük ganimetler düşen bu seferde, Kerkük de fetholundu. Doğu’da Osmanlı hakimiyeti kesinleşince, 28 Eylül 1554’te Erzurum’dan hareket eden Sultan, 1554-1555 kışını geçirmek için 30 Ekimde Amasya’ya geldi. Şah Tahmasb’ın sulh isteği üzerine 29 Mayıs 1555’te Osmanlı-Safevi Antlaşması imzalandı.

1555 Antlaşmasına göre: Toprak bakımından Ardahan, Göle, Arpaçay ve çevresi Osmanlılara verildi; inanç bakımından Şii İranlıların hazret-i Ebu Bekr, Ömer, Osman, Aişe dahil sahabilere küfür ve iftira etmemeleri ile mukaddes makamlara hürmet göstermeleri için ahit alındı.

Kanuni Sultan Süleyman Hanın doğu seferleri neticesinde, Safevilerin almış oldukları Doğu Anadolu toprakları bugünkü şekliyle Türkiye’ye dahil edildi. Batı İran ve Gürcistan ile Irak fethedildi.

Deniz Seferleri

Rodos Seferi: Kanuni tahta geçtiğinde Karadeniz, Marmara ve Ege denizleri Türk gölüydü. Böyle olmasına rağmen, Akdeniz bütünüyle Osmanlı hakimiyetinde değildi. Batı Anadolu sahillerine çok yakın Rodos Adası, coğrafi, stratejik mevkii, korsanlık ve Osmanlı düşmanlarıyla müttefik olarak hareket etmesi, devletin hakimiyeti ile Akdeniz’in emniyeti için tehlike gösterdiğinden sefere karar verildi. Rodos Adası, Haçlı şövalyelerinin idaresinde olup, korsan yatağıydı. Rodos şövalye idaresi; Osmanlı Devletine karşı Papalık başta olmak üzere, Hıristiyan devletler ve asilerle devamlı münasebette bulunup, Osmanlı deniz ticaretiyle, Müslümanların hacca gitmelerini engelliyorlardı. Ayrıca Anadolu sahillerine baskın düzenlemek suretiyle, ahaliyi taciz ettikleri gibi, Kanuni Sultan Süleyman Hanın tahta geçişinde, küstahça hareketlerde bulunmuşlardı. Bütün bu sebepler üzerine 700 gemiden meydana gelen Osmanlı donanması, önce İkinci Vezir Çoban Mustafa Paşa kumandasında Rodos’a gönderildi.

16 Haziran 1522 tarihinde padişah, İstanbul’dan Kapıkulu ve Tımarlı sipahileriyle karadan yola çıktı. 28 Temmuzda Marmaris’ten Rodos’a geçen Sultan, kalenin teslimini şövalyelerden istedi. Antlaşma ile Rodos’un teslimi kabul edilmeyince 29 Temmuzda muharebe başladı. Yeniçağın en sağlam (müstahkem) kalesine sahip Rodos’un, devrin bütün teknik ve ateşli silahlarını elinde bulunduran Osmanlı ordusu karşısında, Avrupalılar’dan çok yardım almasına rağmen, fazla dayanamayacağı meydandaydı. Rodos başşövalyesi Viye dö Lil Adam, Fatih Sultan Mehmed Han'ın oğlu Cem Sultan meselesi ve oğlunu ileri sürerek yine küstahlık gösterdiyse de Sultan Süleyman Han, taviz vermeyerek, kalenin teslimini istedi. Osmanlı topçu ve lağımcısının çalışmalarıyla Rodos’un bütün istihkamları, Türklerin eline geçince, başşövalye antlaşma ile adayı Osmanlılara teslim etti. Aralık 1522 sonunda bütünüyle Türk hakimiyetine dahil edilen Rodos adasındaki üç bin kadar Müslüman esir kurtarıldı. Korsanlar adayı terk edince, Kanuni Sultan Süleyman Han Ada’nın imarını emretti. Papalığın doğudaki son temsilcisi olan Saint-Jean Haçlı Devleti yıkılarak, Batı Anadolu korsanlığı bertaraf edildi. İstanbul-Suriye-Mısır deniz ticareti ve Hac yolu emniyete alındı.

Korfu Seferi: Venedik Cumhuriyetinin Papa’nın da teşvikiyle Osmanlı Devletine riyakarca davranması ve Hıristiyan ittifaka dahil olması üzerine harekete geçildi. Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa'nın emrindeki Osmanlı donanmasındaki kara ordusuna da, İkinci Vezir Lütfi Paşa kumanda ediyordu.

17 Mayıs 1537’de İstanbul’dan yola çıkan Kanuni Sultan Süleyman Hanın bu seferinde hedef Adriyatik ve İtalya’dır. 13 Temmuzda Avlonya’ya gelen padişah; Adriyatik’teki askerlere yardım edip, Venediklilerin tahriki ile Delvine ile havalisinde çıkan isyanları bastırttı. Osmanlı donanması İtalya sahillerini abluka altına aldı. Haçlıların büyük amirali ve Akdeniz kıyısındaki Müslüman ahali ile denizcileri taciz eden Andrea Doria bütün aramalara rağmen Osmanlı kaptan-ı deryası Barbaros Hayreddin Paşanın karşısına çıkamadı. Korfu Adasını fethettiren ve kalesini kuşattıran Sultan, Avlonya’da bulunuyordu. Kanuni, mevsim şartları ve dört Osmanlı askerinin top güllesiyle şehid olması üzerine, 6 Eylül 1537’de kuşatmayı kaldırttı. 15 Eylülde İstanbul’a hareket eden padişah, kara ve deniz harekatının devamını emretti. Kaptan-ı derya Barbaros Hayreddin Paşa, Venediklilere ait Şira, Patmos, Naksos adalarını fethetti.

Kanuni Devrinde Osmanlı Fütuhatı

Devamlı fetihler neticesinde devletin hudutları genişledi. Batıda Almanya içlerine kadar akın yapan akıncı beyleri, doğuda Hazar Denizine ulaşarak, Türkiye-Orta Asya birleşmesi siyaseti yanında, bütün Arabistan, Ortadoğu dahil, Hint Okyanusundan Umman Denizi, Basra Körfezi, Kızıldeniz ve Kuzey Afrika’dan Atlas Okyanusuna dayanıldı. Akdeniz fütuhatı neticesinde Atlas Okyanusunda her biri birer deniz kurdu olan, Osmanlı leventleri ve reisleri dolaşmaktaydı. Afrika sahilleri ile Batı Akdeniz’de Oruç ve Hayreddin Hızır Reisler, Akdeniz’de Turgut Reis, Piyale Paşa, Sinan Paşa, Salih Reis, Hint Okyanusunda Hadım Süleyman Paşa, Selman Reis, Süveyş’te Seydi Ali Reis, Murad Reis Osmanlı sancağını dalgalandırıp, fetihler yapıyorlardı. Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa Preveze’de, Turgut Reis Cerbe’de Haçlı donanmalarını bozguna uğratarak Türk-İslam tarihinin en muhteşem zaferlerini kazandılar.

Diğer Devlet ve Beyliklerle Münasebet

“Türk Asrı” denilen 16. yüzyılda Osmanlı Devletinin sultanı Süleyman Hanın dünyanın bütün kralları ve beylerine karşı yüksek otoritesi vardı. Mukaddes Roma-Cermen İmparatorluğu, Portekiz, İspanya, Fransa, Milano, Napoli, Papalık, Venedik, Ceneviz, Macaristan, Avusturya, Lehistan, Rus Knezleri, Safevi, Gürganiyye, Özbek; devlet, krallık, dükalık ve sultanlığı ile münasebetlerde bulunuldu. Kırım Hanlığı, Mekke-i mükerreme Emirliği, Eflak, Boğdan, Erdel voyvodalıkları, Ragusa cumhuriyetleri Osmanlı Devletine tabi ve imtiyazlı hükümetlerdir. Mukaddes Roma-Cermen İmparatoru Şarlken’in ülkesinde esaret hayatında yaşayan Fransa Kralı I. Fransuva kurtarılarak, dünya ticaret ve hakimiyet siyaseti gereğince imtiyaz verildi. Mukaddes Roma-Cermen İmparatorluğu, Avusturya, Lehistan, Safevi devletleri ile sulh antlaşmaları imzalandı. Gürganiyye, Özbek devletleri ile dostluk tesis edildi.

İç Hadiseler

Kanuni Sultan Süleyman Hanın tahta geçtiği esnada, 1520’de Canberdi Gazali İsyanı çıktı. Bu hareket bastırılarak, asiler cezalandırıldı. 1526 Mohaç Seferinde fırsattan istifade eden Celali asileri türemişse de, hadiselerin önüne geçildi. İran’dan gelen Şii Molla Kabiz, İstanbul’da fısk ve fücur ile Müslümanlar arasına fesat tohumları ektiği, yüce Peygamberimiz hazret-i Muhammed’e Eshab-ı kiram ile alimlere iftira ettiği padişaha bildirilince, divane çağrılıp, iftiralarının doğruluğunu ispat etmesi istendi. Sultan Süleyman Han'ın huzurunda da aynı iftiraları tekrarladı; Müfti Kemal Paşazade ve İstanbul Kadısı Sadi Çelebi’nin ikna edici telkinleri karşısında cevap veremediği halde, batıl itikadından dönmediği gibi bölücülük de yapınca idam edildi. 1553’te Şehzade Mustafa, 1559-1562’de Şehzade Bayezid hadiseleri, Osmanlı Devleti aleyhinde planlı şekilde kullanılmak istenmişse de büyümelerine fırsat verilmemiştir.

Sultan Süleyman Han'ın Kanunname'si

Kanuni Sultan Süleyman Han'ın asıl adından daha fazla bilinip, şöhretli olan “Kanuni” unvanı, önceki Osmanlı Kanunname'leri'ni ve devri icabı lüzumlu hükümleri, İslam Hukuku esaslarında toplattırıp, tanzim ettirmesinden gelir. Kanunname-i Al-i Osman’ın hazırlanmasında Sultan Süleyman Han'a devrin büyük alimlerinden olan Ahmed İbn-i Kemal Paşazade ve Ebüssuud Efendiler yardımcı oldular. Kanunname; hukuki, idari, mali, askeri ve diğer lüzumlu mevzuları içine alan başlıklar altında ceza, vergi ve ahali ile askerlerin kanunlarını ihtiva ediyordu. Yüzyıllarca tatbik edilen Kanunname’de tımar ve zeamet sahipleri ile ahalinin hukuki ve mali durumlarını tespit eden, toprakları, öşri, haraci ve miri olarak birbirinden ayıran hükümlerin tatbik şekilleri açıklanmıştır. Devleti idare etme, hilafet müessesesinin gerekleri ve sosyal adalet hususları tatbik edildi. Sultan Süleyman Han, Atlas Okyanusundan Umman Denizine; Macaristan, Kırım ve Kazan’dan Habeşistan’a kadar geniş yerleri Allahü tealanın kelamı Kur’an-ı kerim’in emirleri ile adaletle idare etmeye muvaffak oldu. Kanunname’yi hazırlarken ve tatbik ederken, İslam alimlerine danışmadan bir iş ve kanun yapmadı.

Şahsiyeti

Zigetvar’da on üçüncü seferi esnasında 6-7 Eylül gecesi 1566 tarihinde vefat eden Kanuni Sultan Süleyman Han, iyi bir komutan, teşkilatçı devlet adamı, halife ve ediptir. Vakur, azim ve irade sahibiydi. Adam seçmesini ve yetiştirmesini gayet iyi bildiğinden, devlet kadrosunda kıymetli şahsiyetleri vazifelendirdi. Müsamaha sahibi olmasına rağmen, din ve devlet aleyhine hareketleri affetmezdi. İleri görüşlü olup, anlayışı kuvvetliydi. Milletin ve askerin psikolojisini iyi bildiğinden çok sevilirdi. Hayatı seferden sefere koşmakla ve muharebe meydanlarında geçen Kanuni Sultan Süleyman Han devrinde Osmanlı Devleti çok zenginleşti. Kırk altı yıl süren saltanatı müddetince İslamiyeti yaymaktan başka birşey düşünmedi. Bu düşüncesini halazadesi, Gazi Bali Beye yazdığı mektup çok güzel ifade etmektedir.

Kanuni Sultan Süleyman’ın gençlik çağında, 1526 senesinde kazanmış olduğu Mohaç Meydan Muharebesi'nde, Macar ordusunu arkadan çevirerek onu tamamen mahveden Semendire Sancak Beyi Gazi Bali Bey, Mohaç Harbinden yıllar sonra, kendinde mevcut olan ve sancak beylerinin alameti bulunan iki tuğun üçe çıkarılmasını rica ederek, padişahtan bir tuğ daha istemişti. Terfi ve terakkinin muayyen yaş, kıdem ve hizmet mukabilinde olduğunu bilen Kanuni, Gazi Bali Beye şu cevabı vermiştir:

“Yadigarım ve Muhterem Lalam Gazi Bali Bey!

Berhudar olasın, yüzün ak olsun. Bizden bir tuğ dahi arzu eylemişsin. Henüz bir tuğ zamanı değildir. Sana hazret-i Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellemin fetih tuğunu verdik. Bu ihsan üzerine iyilik olmaz. Bunun şükrünü bilip, yerine getiresin. Bilesin ki bey olmak iki kefeli terazidir. Bir kefesi Cennet ve bir kefesi Cehennem’dir. Bir an adaletle hükmetmek, yetmiş yıllık ibadetten efdaldir. Ahireti hatırdan çıkarmayasın. Serasker olduğun yerlerde ve hükmünün geçtiği mahallerde, zulüm ve düşmanlık etmekten şiddetle sakınasın. Ahirette bize hitab olunursa, senin yakana yapışırım. “Ol vilayetleri kılıcımla fetheyledim” demiyesin. Memleket, Allahü teala hazretlerinindir. Sakınıp, nefsine gurur getirmeyesin. Fetholunan kalenin mal ve erzakını hep Beytülmal için almışsın. Buna rıza-yi hümayunum yoktur. Beşte birini alıp, geri kalanını İslam askerine dağıtasın. İslam askerinin ihtiyarlarını baba, orta yaşlılarını kardeş ve gençlerini oğul bilesin. Babalara hürmet edesin, oğullara şefkat gösteresin. İslam askerine hiçbir veçhile zorluk çektirmeyesin. Nimeti bol veresin. Eğer hazinen tükenirse buraya bildiresin ki, sana bir iki bin kese göndermekten aczim yoktur. Halkın fakirlerini, büyük vazifelerle rencide ettirmekten şiddetle kaçınasın ki, bizim halkımızı rahat görüp, küffar halkı imrensinler. Meyl ve muhabbetleri bizim tarafa olsun. Bir kimseyi hizmetinde kullandığın zaman da, sakın evvelki haline itimat etmeyesin. Çok kimseler vardır, elinde fırsat olmadığı zamanda zahidlik ve iyilik yüzü gösterip, eline fırsat geçtiği zaman Firavun ve Nemrud olur. Ol kimseleri tecrübe edip göresin. Eğer evvelki hali son haline uygunsa hizmetinde kullanasın.

İmdi, ey Gazi Bali Bey! Sana dahi nasihatim odur ki; atın yürüğünü, kılıcın keskinini ve beyin bahadırını saklayasın. Allahü teala hazretleri yolunu açık ve kılıcını keskin eyleye ve seni küffar-ı haksar üzerine mansur ve muzaffer eyleye...”

Fransa Kralı I. Fransuva, 1525 Pavye Muharebesinde Almanlara esir düşünce, annesi Düşes Dangolem vasıtasıyla Osmanlılardan yardım istedi. Bunun üzerine Kanuni’nin krala gönderdiği mektup, onun Avrupa devletlerine bakış açısını çok güzel ifade etmektedir. Ocak 1526 tarihli mektup şöyledir:

“Sen ki Françe vilayetinin kralı olan Françesko’sun. Hükümdarların sığındığı kapımın eşiğine uzattığın tezkereden malumum oldu ki, memleketinin toprakları düşman tarafından zaptolunup, sen dahi şu anda onlar elinde esir bulunmaktasın ve kurtulmaklığın için bizden yardım dilemektesin. Bütün dünyanın sığındığı, padişahlığıma yakışan ayağımın toprağına maruzatın ulaşmakla her türlü halini öğrenip, olan bitenden haberdar oldum. Yüce seleflerimiz, Allah onların kabirlerini nur içinde tutsun, düşmanlarını kahretmek ve sayısız fetihlere ermek maksadiyle her vakit cihad için kılıç çekmek fırsatını kaçırmayıp, ben dahi onların açtığı çığırda harekete geçip, her günüm zorlu kaleler ve girilmesinde engeller bulunan şehirler fethetmiş bulunmaktayım. O sebepten gece ve gündüz atımız eyerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmıştır”.

Kanuni Sultan Süleyman Han, takip ettiği cihanşümul siyasetle, Almanya içinde de aslı değiştirilmiş olan Hıristiyanlıktan yeni bir mezhep kuran Martin Luther taraftarları olan Protestanları desteklemiştir.

Avrupalılar, Kanuni’yi “Muhteşem Süleyman”, Müslümanlar da “Şanlı Süleyman” lakaplarıyla yad ettiler. Edip olduğundan “Muhibbi” mahlasıyla şiirlerinin toplandığı Divan’ı vardır.

Sultan Süleyman Han devrinde, Osmanlı Devletinin kara, deniz ordusu dünyada birinciydi. Kültür ve sanat faaliyetleri doruk noktasındaydı. İlk Osmanlı tezkireleri bu sultana sunuldu. İlim, kültür ve sanat müesseselerinde Kanuni’nin himayesinde, kıymetli şahsiyetler yetişip, her biri eşsiz eserler verdiler.

Devrinde yetişen tefsir, hadis, fıkıh ve diğer İslami ilimlerde; Ahmed İbni Kemal Paşazade, Ebüssü’ud Efendi, Zenbilli Ali Cemali Efendi, Taşköprülüzade, Kınalızade Ali Efendi, Celalzade Mustafa Bey, Halebi İbrahim Efendi, Coğrafya’da Piri Reis ve Seydi Ali Reis ile minyatürde ve tarih yazıcılığında Matrakçı Nasuh, hattatlıkta Şeyh Hamdullah’ın oğulları ve talebeleri meşhurdu. Mustafa Dede, Şükrullah, Ahmed Karahisari, Abdullah Çelebi, Kırımi Abdullah, Küssem, Hasan Çelebi, Nakkaşlıkta Şahkulu, tezhipte Kara Mehmed, Kıncı Mahmud, Mısırlı Hasan ve Üstad İbrahim, Galatalı Mehmed, Üstad Osman, Ali ve Hasan Kefeli gibi ustalar yetişti.

Ciltçilik, alçı, çini, ayna, hakkaklık, dokuma ve halı sanatları çok ileri seviyedeydi. Bu devirde yetişen Mimar Koca Sinan, Türk-İslam sanatının birer şaheseri olan eserler yaptı.

Pek çok hayrat ve iyilikleri olan Kanuni Sultan Süleyman Han, çok eser yaptırdı. Süleymaniye Camii ve külliyesi, Sultan Selim, Şehzadebaşı, Cihangir camilerini; İstanbul’da, Rodos’ta kendi adıyla anılan bir cami; yine Anadolu, Rumeli ve Adalar’da muhteşem camiler; medreseler, hastaneler, yollar ve köprüler Büyük Sultan’dan günümüze kalan yadigarlardır.


__________________
DENİZ ELEKTRONİK 59

[Üyelik girişi yapmadan linki görüntülüyemezsiniz.Üye iseniz giriş yapınız. ]
mahmut_59 Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Okunmamış 10-12-2006, 19:04   #11 (permalink)
Katılımcı Üye
 
mahmut_59 kullanıcısının avatarı
Giriş: 14 Oct 2006
Konum: Tekirdağ
Yaş: 22
Mesaj: 167
Varsayılan

Selim Han II (Sarı Selim)


Osmanlı padişahlarının on birincisi ve İslam halifelerinin yetmiş altıncısı. Kanuni Sultan Süleyman Han'ın oğlu olup, 28 Mayıs 1524 senesinde, Hürrem Haseki Sultandan doğdu. Şehzadeliğinde, mükemmel bir tahsil ve terbiye gördü. Devlet idaresi ve teşkilatını iyice öğrenmesi için, Anadolu’nun çeşitli vilayetlerinde sancak beyliği yaptı. Valilik yıllarında tahsile devam edip, bilgi ve kültürünü arttırdı. Çok kuvvetli bir kültür seviyesine sahip oldu. İlim ve sohbet meclislerinde çok bulunurdu.

Kanuni Sultan Süleyman Han (1520-1566), Macaristan Seferi ne çıkıp, Zigetvar Kalesi'nin fethi öncesinde vefat edince, Padişahın ölümünü gizli tutan Veziriazam Sokullu Mehmet Paşa, veliaht Selim’e haber göndererek saltanata davet etti. Bu sırada Kütahya Sancakbeyliğinde bulunan Selim Han, süratle İstanbul’a gelerek, 30 Eylül 1566 tarihinde tahta çıktı.

Sultan İkinci Selim Han, Osmanlı padişahı olmasıyla, devlet idaresine ve orduya ehil devlet adamları ve kumandanlar tayin edip, eskilerden bir kısmını da yerinde bıraktı. Veziriazam Sokullu Mehmet Paşa'yı vazifesinde bırakması, devlet idaresi ve imar faaliyetlerinin devamında isabetli oldu.

22 Haziran 1567’de Edirne’ye geçen Sultan İkinci Selim Han, burada çeşitli devletlerin elçilerini kabul etti. Bu elçilerden özellikle zamanın kudretli devletleri sayılan ve çok değerli hediyelerle gelen Avusturya ve Almanya elçileri, dikkat çekiyordu. Çünkü Osmanlı Devleti, Kanuni Sultan Süleyman Han devrinde, devamlı bu iki devletle mücadele halinde bulunmuş ve her iki devlet de, Osmanlı Devletinin askeri kuvvet ve kudreti karşısında kaybolup ezilmişti. Şimdiyse yeni bir hükümdar tahta geçiyordu. İki devletin en büyük endişesi ve merakı, yeni hükümdarın güdeceği siyasetti. Dedesi Yavuz Selim Han gibi, bir doğu siyaseti takip ederek İran üzerine mi, yoksa babası gibi Avrupa yakasına mı yüklenecekti? Her iki devlet de, en azından yeni Sultanın siyaseti belli oluncaya kadar, Türk ordularını kendi ülkelerinden uzaklaştırmak için, Osmanlı Devletiyle derhal bir sulh akdine, büyük ehemmiyet vermekteydi. Sultan İkinci Selim Han, uzun görüşmelerden sonra, Avusturya ile sekiz yıllığına antlaşma imzaladı (17 Şubat 1567). Buna göre, Kanuni’nin Zigetvar Seferinde fethettiği yerler, Osmanlı Devletinde kalacak, Avusturya İmparatoru her sene,Osmanlı Devletine 30.000 Macar altını vergi verecekti. Ayrıca, iki devlet de birbirlerinin haklarına riayet edecekler ve sınır boylarına saldırılarda bulunmayacaklardı. Bu arada iki devlet arasında çıkması muhtemel hudut anlaşmazlıkları, Osmanlı Devletinin Budin, Avusturya’nın da Macaristan valisi arasında görüşülüp halledilecekti. Avusturya ile antlaşma imzalayan İkinci Selim Han, birkaç gün sonra da İran elçisi Şahkulu Hanın, Kanuni Sultan Süleyman Han devrinde imzalanan Amasya Sulhü'nün yenilenmesi ricalarını kabul etti.

Bu sırada Yemen’de, Zeydi İmamı Topal Mutahhar’ın ayaklanması ortaya çıktı. Kısa zamanda bu ülkenin hemen tamamı isyancıların eline geçti. Topal Mutahhar, sahile kadar inip Muha’yı aldı. Osmanlı kuvvetleri Zebid’de zorlukla tutundular. İmam Mutahhar, Zebid’i de sıkıştırmaya başlayınca, Osmanlı birlikleri, çok kötü bir vaziyete düştüler. Bu durum üzerine, Yemen’e önce Özdemiroğlu Osman Paşa ve ordudan Koca Sinan Paşayı serdar olarak gönderen Selim Han, Yemen’in yeniden devlete bağlılığını sağladı.

Yemen meselesi çıktığı yıllarda, Büyük Okyanus ile Hind Okyanusu arasında bulunan Sumatra adası, Malaka Yarımadası ve bir takım küçük adalara hakim olan Müslüman Açe Sultanlığı'ndan bir elçi gelmişti. Uzun yıllardan beri Hind Denizinde faaliyette bulunan Portekizliler, çok zengin tabii kaynaklara sahip olan bu adalara göz dikmişler ve Açe Müslüman Sultanlığı'nın istiklalini tehdit etmeye başlamışlardı. Açe Sultanı Alaeddin Şah, devrin cihan devleti ve bütün Müslümanları n hamisi durumunda olan Osmanlı Devletinden top, topçu, silah ve askeri mütehassıslar ve bilhassa istihkam mühendisleri istiyordu. Fakat, bu sırada Yemen İsyanı çıktığından, yardım geciktirilmişti. Selim Han, 1569’da bu uzak sefer için, Kızıldeniz Kaptanı Kurdoğlu Hayreddin Hızır Reis’i memur etti. Bu değerli amiral, Zeydilerin eline geçen Aden’i kurtardıktan sonra, 22 gemilik bir filoyla hareket etti. Beraberinde muhtelif usta, birçok top, asker, silah, mühimmat ve yüzlerce gönüllü levend ve topçuyu Açe Sultanına teslim etti. Gelen Türkler buraya yerleştiler. Bunların kurduğu donanma ile Açeli Müslümanlar, mühim fütuhatta bulundular. Açe Müslümanları, Türk toplarını ve bayraklarını zamanımıza kadar kutsal bir hatıra olarak sakladılar. Bu suretle Osmanlı Devletinin tesir alanı, Uzakdoğu’ya, Güneydoğu Asya ve Endonezya’ya dayandı.

1569’da, Rusya’nın, Hazar kıyılarındaki ilerlemelerinin önünü almak, Astırhan’ı kurtarmak, ayrıca İran üzerine yapılacak seferlerde Hazar Denizi vasıtasıyla askere kısa zamanda zahire ve harp malzemesi yetiştirebilmeyi sağlamak gayesiyle, Volga Nehri ile Don Nehirlerinin birbirlerine çok yaklaştıkları bir noktada kanal açma teşebbüsüne girişildi (Don-Volga Kanalı). Ancak kış mevsiminin gelmesi üzerine çalışmalar tamamlanamadı. Ertesi yıl da bu büyük teşebbüs gerçekleştirilemedi.

1569 Haziran ayında, İskenderiye yakınlarında Nil teknelerinin yolunu kesen Venedik korsanlarının, Müslümanları esir alıp, Kıbrıs’ta satmaları olayına çok hiddetlenen Selim Han, derhal Venedik’e bir elçi göndererek Kıbrıs’ın Osmanlı Devletine terkini istedi. Bu isteğin Venedik tarafından reddi üzerine, sefer hazırlıklarına başlandı.

Aslında, Kıbrıs’ın Osmanlı Devletince fethini mecburi kılan birçok sebep vardı. Osmanlı Devletini, hakimiyeti altındaki Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerine ulaştıran kara yollarının, uzun, yorucu ve yetersiz olmasına karşılık, Kıbrıs üzerinden, bu ülkelere, her türlü lojistik destekler daha çabuk, rahat ve ekonomik olarak ulaştırılabilirdi. Ancak, Kıbrıs’ın, büyük deniz gücüne sahip Venedik Cumhuriyeti'nin elinde bulunması, bu imkanı ortadan kaldırmaktaydı. Ayrıca, Kıbrıs veya yakınlarından geçen Osmanlı ticaret ve hacıları taşıyan yolcu gemileri, Akdeniz’de Hıristiyan korsanları tarafından vurularak soyuluyor, Venedik de bu korsanları himaye ediyordu.

Sultan İkinci Selim Han, hazırlıkları bitirdikten sonra, Kıbrıs serdarlığına Lala Mustafa Paşayı tayin etti ve 15 Mayıs 1570’te donanma İstanbul’dan ayrıldı. Lala Mustafa Paşa, bütün Avrupa devletlerinin Venedik’e yardım etmelerine rağmen, şiddetli çarpışmalar sonunda, 8 Eylül 1570’te Lefkoşe’yi, 1 Ağustos 1571’de de Magosa’yı alarak, Kıbrıs’ın fethini tamamladı.

Osmanlı askerinin Kıbrıs’a çıkması sırasında, Venedik, bütün Avrupa devletlerinden yardım istedi. Bunun üzerine Papa V. Piyer’in yoğun faaliyetleri neticesinde, İspanya Kralı II. Filip ve Malta Şövalyeleriyle Venedik arasında bir ittifak kuruldu. Bu ittifaka, Toskana, Ceneviz, Savoia ve Ferrara gibi küçük Hıristiyan devletçikleri de katıldı. İspanyol Kralı Filip’in kardeşi Don Juan’ın komutasındaki 206 gemiden meydana gelen Haçlı donanması, 6 Ekim 1571’de İnebahtı önlerinde görüldü. Osmanlı harp meclisinde Kılıç Ali Paşanın şiddetli muhalefetine rağmen, Kapdan-ı derya Müezzinzade Ali Paşa, donanmada cenkçi ve kürekçi noksanlığını göz önünde bulundurmadan, düşmana saldırılması yönünde karar aldı. 7 Ekim’de başlayan muharebe sonunda, Osmanlı donanması büyük bir yenilgiye uğradı. Sadece sağ kanada komuta eden Kılıç Ali Paşa, Düşmanın sol kanadındaki Malta donanmasını yok edip, kayıp vermeden bölgeden çekildi.

Bu başarı, Hıristiyanlara hiçbir kar getirmedi. Hıristiyanlar, kazandıkları bu zaferin şerefine heykeller dikmekle meşgulken, bizzat Selim Hanın emriyle hummalı bir çalışma içine giren Osmanlı tersaneleri, 1571-72 kışı içinde İnebahtı’da kaybettiğinden daha büyük bir donanma vücuda getirdi. Müezzinzade’nin eliyle kaptan-ı deryalığa getirilen Kılıç Ali Paşa, 13 Haziran 1572’de, büyük bir donanmayla İstanbul’dan ayrıldı. İnebahtı’da galip gelmelerine rağmen, donanmaları çok yıpranmış ve bir hayli de asker kaybetmiş olan müttefikler, kendilerini toparlayıp galibiyetin meyvelerini toplamak niyetindeyken, bu müthiş Osmanlı donanmasının Akdeniz’de görünmesi, büyük bir şaşkınlıkla karşılandı. Müttefik donanması, Osmanlı donanmasının karşısına çıkmaya cesaret edemedi. İttifaktan ayrılan Venedik, Fransa aracılığıyla barış istedi. 7 Mart 1573’te imzaladığı antlaşma ile, Kıbrıs’ın Osmanlı Devletine ait olduğunu kabul etti. Kanuni devrinden beri vermekte olduğu yıllık 500 duka haraç, 1500 dukaya çıkarıldı. Ayrıca Kıbrıs Seferinin tazminatı olarak, üç senede ödenmek üzere, üç yüz bin duka altını vermeyi taahhüt etti.

Kıbrıs’ın fethi'nden sonra, Kırım Hanı'na bir miktar asker ve top gönderen Selim Han, 1569’da Astrahan Seferi başarısızlığını telafi etmek ve daha fazla genişlememeleri için gözdağı vermek üzere, Rusya içlerine bir sefer düzenlenmesini emretti. Nitekim, 1571 baharında harekete geçen Devlet Giray Han, 120.000 kişilik süvariden meydana gelen ordusu ile Rusya üzerine yürüdü. Çok süratli hareket eden Devlet Giray Han, yaptığı muharebelerde Rus ordularını on binlerce zayiat verdirerek dağıttı ve Moskova’ya girdi. 150.000 esirle Kırım’a dönen Devlet Giray Han, bu zaferi üzerine, Taht-alan (Tahtalgan) lakabıyla anıldı. Ertesi yıl tekrar sefere çıkan Devlet Giray Han, Oka Nehrine kadar uzandı. Bu başarıları üzerine İkinci Selim Han, murassa kılıç, hil’at ve name-i hümayun göndererek Devlet Giray’ı tebrik etti. Çar, Osmanlı Devletine bağlı Kırım Hanlığıyla, yılda 60.000 altın vergi vermeyi kabul ederek barış yaptı.

1574 yılında, Boğdan Voyvodası Loan cel Cumplit isyan ederek, Lehistan’ın da yardımıyla Tuna’nın batı kıyısındaki İbrail, Dinyester’in güney kıyısındaki Bender ve Dinyester boyundaki Akkerman gibi mühim kaleleri ele geçirdi. Üzerine gönderilen ve küçük Türk birlikleriyle desteklenmiş olan Eflak Voyvodasını yendi. Bunun üzerine Selim Han, Üçüncü Vezir Ahmed Paşa ve Kırım Hanı Adil Giray’ı, isyanı bastırmakla görevlendirdi. Kısa zamanda bölgeye giden Ahmed Paşa ve Adil Giray Han, Tuna’nın güneyinde üç gün süren kanlı muharebeler sonunda, asileri ve onlara yardım eden Lehistan kuvvetlerini imha ettiler (9 Haziran 1574). Asi Voyvoda da yakalanarak cezalandırıldı ve yerine Petru Şiopul tayin edildi.

Sultan İkinci Selim Han'ın ilgilendiği işlerden biri de, Tunus meselesiydi. İspanya’nın Tunus’tan bir türlü elini çekmemesi, bu devletle harp halinin devam etmesine sebep oluyordu. Osmanlı donanması, Kıbrıs Seferine çıktığı sırada, Cezayir beylerbeyi olan Uluç (Kılıç) Ali Paşa da Tunus üzerine yürümüş ve 30.000 kişilik kuvvetle karşısına çıkan Hafsi Sultanı Mevlay Hamid’i yenip, ikinci defa fethetmişti. Fakat, kendi yanında fazla bir kuvvet bulunmadığı gibi, bu arada Kıbrıs Seferine katılma emri de aldığından, Tunus’a Ramazan Bey'i bırakarak, donanmasıyla birlikte Kıbrıs Seferine katılmıştı.

Kaptan-ı deryanın bölgeden uzaklaşmasından sonra, İspanya Kralı Don Juan büyük bir donanmayla Tunus üzerine yürüdü. Direndiği takdirde, İspanyolların sivil halka karşı katliama girişeceklerini anlayan Ramazan Bey, Kayrevan’a çekildi ve bu suretle Tunus bir kere daha İspanyolların eline geçmiş oldu (Ekim 1573). Don Juan, Tunus hükümdarlığını kendi taraftarı Mevlay Muhammed’e verip, bir miktar da asker bırakıp İspanya’ya döndü.

Cezayir ve Trablusgarb Osmanlı Devletinin elinde olduğu halde, ikisinin ortasında bulunan ve stratejik ehemmiyeti büyük olan Tunus’un, İspanyol hakimiyeti altında, halka zulüm eden kukla bir hükümet elinde olması, Akdeniz’de hakimiyeti elinde bulunduran Türk donanması için tehlikeydi. Bu sebeple, İkinci Selim Han, Tunus işinin, kökünden halledilmesi için emir verdi. Kapdan-ı derya Kılıç Ali Paşa, yanında kara ordusu serdarı Koca Sinan Paşa olduğu halde Tunus’a hareket etti (15 Mayıs 1574). Navarin üzerinden Sicilya sularına geçen donanma, Messina havalisini de vurduktan sonra, Tunus üzerine yürüdü. İki yüz ellinin üzerinde harp gemisi ve kırk-elli bin civarında askerden meydana gelen muhteşem Osmanlı donanması, Tunus önlerine gelir gelmez derhal Halk-ul-Vad Kalesi yakınına çıkarma yaptı. Koca Sinan Paşa, kendisi Halk-ul-Vad’ı kuşatırken, Trablusgarb Beylerbeyi Mustafa Paşa ile eski Tunus Beylerbeyi Haydar Paşayı, Tunus Gölü ile şehir arasında bulunan Bastion Kalesini fethe memur etti.

Tunus’un yıllardan beri İspanyollar tarafından tahkim edilerek hiçbir suretle zaptedilemez diye öğündükleri Halk-ul-Vad, Osmanlı ordusuna ancak otuz üç gün mukavemet etti. 24 Ağustosta kale fethedilip Mevlay Muhammed’le kale komutanı Don Pietro Cerrera, esir edilerek İstanbul’a gönderildi.

13 Eylülde Bastion Kalesi'nin de fethiyle Tunus tamamen ele geçti. Tunus, aynen Cezayir ve Trablusgarb gibi bir eyalet haline getirildi ve beylerbeyliğine Ramazan Paşa tayin edildi. Böylece Tunus’ta üç asırdan fazla sürecek olan Osmanlı idaresi başladı.

Tunus meselesinin halledilmesinden yaklaşık bir ay sonra; Osmanlı Devletiyle Almanya arasında Zigetvar Seferinden sonra, 17 Şubat 1568’de yapılan antlaşma, 4 Aralık 1574’te yenilenerek, sekiz sene uzatıldı. Bu antlaşmadan hemen sonra rahatsızlanan İkinci Selim Han, 15 Aralık 1574’te vefat etti. Mimar Sinan’a, Ayasofya Camii avlusunda yaptırdığı türbeye defnedildi.

İkinci Selim Han, uzuna yakın orta boylu, açık alınlı, ela gözlü ve sarışındı. Avcılık ve yay çekmede fevkalade maharetli olup, zamanında ondan daha kuvvetli yay çeken yoktu. Babası Kanuni Sultan Süleyman devrinde birçok savaşa katılmakla beraber, tahta geçtikten sonra sefere çıkmadı. Çünkü, devrindeki seferler, umumiyetle büyük deniz seferleri olup, bu seferlere de padişahın kumanda etmesi adet değildi. Tecrübeli ve bilgili bir vezir olan Sokullu Mehmet Paşa'yı, hükümet işlerinde tamamen serbest bırakmakla beraber, lüzumlu gördüğü birkaç meselede duruma müdahale etmiştir. Alimlere büyük hürmet göstermiş, çok sevdiği büyük alim Ebüssuud Efendiyi, vefatına kadar meşihat (şeyhülislamlık) makamında tutmuştur. Cülus bahşişinin ilmiye sınıfına da verilmesi adetini ilk defa İkinci Selim Han çıkarmıştır.

İkinci Selim, Kanuni Sultan Süleyman Hanın bütün şehzadeleri gibi, çok iyi tahsil görmüştü. Divan sahibi değerli bir şairdi. Selim ve Selimi mahlaslarıyla yazdığı şiirler çok beğenilmektedir. Yahya Kemal’in; “Bir beyti, bir de cami-i mamuru var” diye övdüğü;

Biz bülbül-i muhrık dem-i şekva-yı firakiz
Ateş kesilir geçse saba gülşenimizden

beyti, bütün Türk şiirinin en güzel beyitlerinden biri sayılmaktadır.

İkinci Selim, aynı zamanda imarcı bir padişahtır. Kısa süren saltanat döneminde, Türk ve dünya sanatının şaheseri sayılan Edirne Selimiye Camii’ni inşa ettirmiştir. Tamire muhtaç olan Ayasofya Camiini, yaptırdığı istinat duvarlarıyla tahkim ettirerek, günümüze kadar gelmesini sağladığı gibi, iki minare eklemiş, yanına iki de medrese yaptırarak külliye haline getirmiştir. Bunlardan başka, Mekke-i mükerremenin su yollarının tamiri, Mescid-i Haram’ın mermer kubbelerle tezyini, Lefkoşe Selimiye Camii, Aziz Efendi tekkesi, Navarin limanına hakim bir mevkie yaptırdığı kule, hayratı arasındadır.





__________________
DENİZ ELEKTRONİK 59

[Üyelik girişi yapmadan linki görüntülüyemezsiniz.Üye iseniz giriş yapınız. ]
mahmut_59 Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Okunmamış 10-12-2006, 19:05   #12 (permalink)
Katılımcı Üye
 
mahmut_59 kullanıcısının avatarı
Giriş: 14 Oct 2006
Konum: Tekirdağ
Yaş: 22
Mesaj: 167
Varsayılan

Sultan Üçüncü Murat Han (Murat Han III)



Osmanlı sultanlarının on ikincisi ve İslam halifelerinin yetmiş yedincisi. Babası on birinci Osmanlı sultanı İkinci Selim Han, annesi Nur Banu Sultandır. 4 Temmuz 1546’da Manisa’nın Bozdağ Yaylağı’nda doğdu. 1558 tarihine kadar Saruhan’da (Manisa) kaldı. Babasının Saruhan Sancakbeyliğinden Karaman Beylerbeyliğine tayiniyle, Şehzade Murat’a da Alaşehir Sancakbeyliği verildi. 1526’da Manisa Sancakbeyliğine tayin edildi. 22 Aralık 1574 tarihinde tahta çıkıncaya kadar bu vazifede kaldı. Sancağa çıkarılan son Osmanlı hükümdarıdır.

Osmanlı Devletinin zirvede olduğu bir devirde sultan olan Üçüncü Murat Han, dünya siyasetinde faal bir rol oynadı. Osmanlı hakimiyeti en geniş sahasına ulaştırıldı. Akdeniz’de denizci bir kavim olan Venedikliler ve kara Avrupa’sında Avusturya ile antlaşmalar yenilendi. Lehistan (Polonya) ile Osmanlı Devletinin kuzey siyasetini belirleyen antlaşma, 30 Temmuz 1577’de imzalandı. Rus Çarlığının yayılma siyasetine karşı, Lehistan ile Kırım Hanlığının münasebetleri tanzim edildi. Şii ideolojisinin temsilcisi İran Safevi Devletinin, Osmanlı ülkesindeki yıkıcı ve bölücü faaliyetlerine karşı 1578’den itibaren her türlü tedbire başvuruldu. Ahalisi sünni olan Şirvan ve Dağıstanlıları, Safevi taarruzlarına karşı korumak ve hududu emniyet altına almak için 5 Nisan 1578’de başlatılan harekat, 21 Mart 1590 tarihinde imzalanan İstanbul Antlaşması ile tamamlandı. Antlaşmaya göre;

1. Tebriz şehri ile Azerbaycan’ın Tebriz mıntıkası, Karabağ, Gence, Kars, Tiflis, Şehrizur, Nihavend, Luristan tarafları Osmanlılara kalacaktı.

2. Şiiler, hazret-i Ebu Bekir, Ömer ve Osman (radıyallahü anhüm) ile hazret-i Aişe’ye iftira ve küfür etmeyeceklerdi. İran’daki Ehl-i sünnet Müslümanlara kötü muamele yapılması, Şah tarafından yasaklanacaktı.

Sultan Üçüncü Murat Han devrinde on iki yıl süren Şark seferleri sonunda, Kafkasya ve Azerbaycan Osmanlı Devletine bağlandı. Hazar Denizine hakim olan Osmanlı donanması, Safevilere karşı, Sünni Özbek Hanlarına topçu ve yeniçeri askeri yardımı götürdü.

Avrupa kıtasında Osmanlı Devletine tabi Erdel (Transilvanya) Beyi İstefan Batori, 1577’de Lehistan (Polonya) Kralı seçtirildi. Böylece Baltık’taki bu ülke de Osmanlı himayesine alınarak, yıllık haraca bağlandı. İşgal ve tecavüzlerden muhafaza altına alınıp, Rus yayılmasının önüne geçildi. Avusturya ile münasebetler hudut tecavüzleri sebebiyle, 1592’de bozuldu. Yıllık otuz bin duka altın haracın gönderilmemesi üzerine, Veziriazam Koca Sinan Paşa, Avusturya seferi için vazifelendirildi. 1592’de başlayan Avusturya harbi, 1606 yılına kadar devam etti.

Fas’taki Sadi Şerifleri, Osmanlı sultanından, İspanyollara karşı yardım istediler. Fas Şeriflerine yardım etmek için Cezayir Beylerbeyi Ramazan Paşa vazifelendirildi. Osmanlı kuvvetleriyle Fas Şerifleri, İspanyollarla Portekizlileri bölgeden attılar. Fas’tan Hıristiyanların atılması, başta Papalık olmak üzere Güney ve Batı Avrupa devletlerini harekete geçirdi. Osmanlı taraftarı Fas Şerifi Abdülmelik aleyhine tertiplenen Akdeniz Hıristiyanlığının son Haçlı seferine Papalık, Fransa, Portekiz ve İspanya katıldılar. 4 Ağustos 1578’de Tanca yakınlarındaki Vadi-yüs-Seyl'de (el-Kasr-ul-Kebir, Alkazar) yapılan muharebede, Haçlılar, büyük bir hezimete uğradı. Portekiz Kralı öldürülüp, ordusu imha edildi. Fas, Osmanlı hakimiyetini tanıyarak, Şerif Ahmed Mansur, emir tayin edildi. Sultan Üçüncü Murat Han devrinde Kuzey Afrika Osmanlı hakimiyetine girdiği gibi, Orta Afrika ülkesi olan Bornu da Osmanlı sultanına itaatini arz etti. Bu devirde bütün Kuzey Afrika’nın ve Bornu’nun tabiiyete girmesiyle, Osmanlı Devleti en geniş ve tabii hudutlarına kavuştu.

Sultan Üçüncü Murat Han devrinde, ordunun seferde olmasından istifade eden Dürziler Lübnan’da, Zeydiler Yemen’de, Hariciler Trablusgarp’ta, Şah İsmail Safevi taraftarı asiler Kığı’da isyan etmişlerse de, hepsi de itaate getirilmişlerdir.

Sultan Üçüncü Murat Han devrinde, Osmanlı ülkesinde pek çok ilim, kültür ve sanat eserleri inşa edilmiştir. Bu hususta ilk icraat, Kabe-i şerif duvarlarının mermerden yaptırılıp, Harem-i şerifin su yollarının temizletilmesi oldu. Medine’de bir medrese, mektep, zaviye ve büyük bir imaret yaptırıldı. Üçüncü Murat Han, bununla da kalmayarak, Harem-i şerifi tamir ettirip, kubbelerini kargir yaptırdı. Manisa’da, daha şehzadelik devrinde cami, medrese, imaret, tabhaneden meydana gelen Muratiye Külliyesini, İstanbul’da Toptaşı Tımarhanesini yaptırdı. İyi bir tahsil gördüğünden ilme meraklı olan İkinci Murat, alimleri çok severdi. Nakşibendi meşayihinden Hace Ahmed Sadık Kabili’den feyz alarak kemale geldi. Tasavvufa ait Fütuhat-ı Sıyam adlı kitabı yazdı. “Murati” mahlasıyla tasavvufa ait kıymetli şiirleri vardır. Divanında, Türkçe gazellerinin yanında Arapça ve Farsça gazelleri de vardır. Türkçe divanını Şemseddin Sivasi açıklamıştır. Ayrıca Gelibolulu Ali, hoş görünmek maksadıyla, bazı gazellerini şerh etmiştir. Ocak 1595’te İstanbul’da vefat eden Sultan Üçüncü Murat Han, babası İkinci Selim Hanın Ayasofya Camii yanındaki türbesine defnedildi.





__________________
DENİZ ELEKTRONİK 59

[Üyelik girişi yapmadan linki görüntülüyemezsiniz.Üye iseniz giriş yapınız. ]
mahmut_59 Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Okunmamış 10-12-2006, 19:06   #13 (permalink)
Katılımcı Üye
 
mahmut_59 kullanıcısının avatarı
Giriş: 14 Oct 2006
Konum: Tekirdağ
Yaş: 22
Mesaj: 167
Varsayılan

Mehmed (Mehmet) Han III

Osmanlı sultanlarının on üçüncüsü, İslam halifelerinin yetmiş sekizincisi. 1566 tarihinde Manisa’da doğdu. Babası Üçüncü Murad Han, annesi Safiye Valide Sultandır. Şehzadeliğinde; yüksek din, fen, idari ve askeri ilimleri, kıymetli alimlerden öğrenerek yetiştirildi. İlk hocası İbrahim Cafer Efendidir. Haydar Efendi, Pir Mehmed Azmi Efendi, Sultan Selim Medresesi Müderrisi Nasuh Nevali Efendiden ders aldı. Tarihe geçen muhteşem bir merasimle sünnet edildi. 1583’te Manisa sancağı Valiliğine tayin edildi. Kumandanlık ve devlet idaresi siyasetini iyice öğrenmek için Manisa’ya gönderildiğinde yanına müderrisi Nasuh Nevali Efendi, lalası Sipahi Bey ile Defterdar Baş ruznamecisi Hasan Beyzade, Nişancı Lala Mehmed Paşa, Reisülküttab olarak da Abdurrahman Çelebi ve diğer vazifeliler verildi. 1595’in Ocak ayına kadar Manisa’da valilik yaptı.
Babası Üçüncü Murad Hanın vefatından on bir gün sonra 17 Ocak 1595 tarihinde Manisa’dan İstanbul’a gelip, sultan ilan edildi. İlk icraatı, devlet ve saltanatın emniyetini kuvvetlendirip, tayinlerde bulunmak oldu. Ulemadan Sadeddin Efendiyi hocalığına, Ferhad Paşayı Sadrazamlığa, Halil Paşayı da Kaptan-ı deryalığa tayin etti. 1593’ten beri devam eden Avusturya harpleri esnasında, papa Sekizinci Clément’in teşvik ve propagandalarıyla, ahalisi Hıristiyan olan Osmanlı Devletine tabi Erdel, Eflak ve Boğdan Voyvodalıkları Türklere karşı isyan ettiler. Sadrazam Ferhad Paşa, Eflak Seferi için Serdar-ı ekrem tayin edildi. 14 Mayıs 1595’te Eflak ve Boğdan’ın imtiyazlı prenslik statüsü kaldırılıp vilayet haline getirilerek, valiler tayin edildi. Papa’nın çağrısıyla Almanya, Avusturya, Belçika, Bohemya, İtalya, Macaristan’dan toplanan elli bin piyade ve yirmi bin süvariden meydana gelen Hıristiyan ordusu, Avusturyalı Prens Mansfeld emrinde yardıma geldiğini haber alan Eflak Voyvodası Mihail, binlerce Müslümanı kılıçtan geçirip, her yeri harap etti. Prens Mansfeld, 1 Temmuz 1595’te Osmanlı idaresindeki Macaristan’ın Estergon Kalesini kuşattı. Serdar-ı ekrem Ferhad Paşanın ve eski Vezir-i azam Koca Sinan Paşanın taraftarları seferde bozgunculuk yaptılar. Ferhad Paşa vazifesinden alınarak, Koca Sinan Paşa tekrar Vezir-i azam ve serdarlığa getirildi. birbiri ardına gelen felaketler ve ölümler sebebiyle düşman karşısında kesin zafere gidilemedi. Sadrazamlardan Ferhad Paşanın idamı, Lala Mehmed ve Koca Sinan Paşaların vefatları ve 27 Ekim 1595 Köprü Faciasıyla Akıncı Ocağının çok zarar görmesi neticesinde, Estergon, Vişegrad, Tegovişte, Yergöğü düşman eline geçti. Hıristiyanlar yerli ahaliye ve esir kumandanlara insanlık dışı fiillerde bulundular. Önemli devlet adamları ile 3500 asker, Voyvoda Mihail tarafından kazığa vuruldu.

Eflak ve Macaristan cephelerinde, Osmanlı şehirlerinin düşman ordularınca yıkılıp yakılması, ahalinin kılıçtan geçirilmesine son vermek için Üçüncü Mehmed Han, Vezir-i azam Damad İbrahim Paşanın da tavsiyesiyle 20 Haziran 1596 tarihinde Eğri Seferine çıktı. Üçüncü Mehmed Hanın, ordusunun başında bizzat sefere çıkması askerleri coşturdu. Müslümanları zulümden kurtarmak aşkı ve şevkiyle Edirne, Filibe, Niş, Belgrad yolundan Sirem’e gelindi. 26 Ağustos 1596 tarihinde Sirem’deki Salankamen Kalesindeki harp meclisinde, isyan halindeki Erdel üzerine mi yoksa Avusturya işgalindeki Macaristan topraklarına mı sefer edilmesi müzakeresi yapıldı. Eğri’nin askeri strateji bakımından daha fazla kıymet arz etmesinden, Avusturya Cephesi hedef tayin edildi. 21 Eylül 1596 tarihinde Macaristan topraklarındaki Eğri Ovasına gelen Sultan Mehmed Han, Otağ-ı Hümayuna yerleşti. 24 Eylül 1596 tarihinde başlatılan Eğri Kalesi kuşatmasında, 4 Ekim’de dış kalenin fethinden sonra iç kale de 12 Ekimde vire ile teslim oldu. Eğri’deki Avusturya askeri cezalandırıldı. Şehrin en büyük kilisesi camiye çevrilerek, 18 Ekim Cuma günü Türk-İslam an’anesince Sultan Mehmed Han, Cuma namazını burada kıldı.

Eğri fatihi Sultan Üçüncü Mehmed Han, 23 Ekim 1596 tarihi Harp meclisi kararınca ileri harekata devam etti. 24 Ekim 1596 tarihinde, Haçova’da Alman, Avusturya, Çek, Fransız, İspanya, İtalyan, Leh, Macar, Papalık askerlerinden meydana gelen 300.000 mevcutlu Hıristiyan ordusuyla karşılaşıldı. 100-110.000 mevcutlu Osmanlı ordusu, 25 Ekim günü başlayan Haçova Meydan Muharebesinde 26 Ekimde düşman ordusunu mağlup etti (Bkz. Haçova Meydan Muharebesi). Haçova’da büyük bir zafer kazanılmasının ardından, 22 Aralık 1596 tarihinde İstanbul’a dönüldü. İstanbul’da Eğri ve Haçova zaferleri sevinciyle, üç gün üç gece merasim ve şenlikler yapıldı. Şair Baki dahil birçok divan şairleri Sultan’a kasideler, manzum tarihler ve zafernameler sundular. Avusturya cephesine Satırcı Mehmed Paşa Serdar-ı ekremliğe tayin edildi.

Osmanlı Devletinin Avrupa cephesinde harplerle uğraşmasını fırsat bilen İran Safevi Devleti Anadolu’da, önce propaganda faaliyetlerini başlatıp, isyanlar çıkarttı (Bkz. Celaliler). Celali isyanları denilen bölücü ve yıkıcı faaliyetlerin ardından, Safeviler, Osmanlı Devleti hududuna saldırdılar. Avusturya ve İran cephelerini halletmek çarelerini araştıran Üçüncü Mehmed Han, 1603 yılında 21/22 Aralık gecesi vefat etti. Ayasofya Camii bahçesindeki türbesine defnedildi.

Sultan Üçüncü Mehmed Han çok nazik, halim selim, vakur, kerim bir şahsiyete sahipti. Sancakbeyliğinden saltanata gelen son Osmanlı padişahıdır. Bütün Osmanlı padişahları gibi iyi bir şair olup şiirlerinde Adli mahlasını kullanırdı. Beş vakit namazını daima cemaatle kılardı. Devrin kaynakları dindarlığını, hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), Dört Halife, Eshab-ı kiram ve alimlere hürmetini yazar. Bunların adı bahsedildiği an hürmeten ayağa kalkardı.



__________________
DENİZ ELEKTRONİK 59

[Üyelik girişi yapmadan linki görüntülüyemezsiniz.Üye iseniz giriş yapınız. ]
mahmut_59 Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Okunmamış 10-12-2006, 19:07   #14 (permalink)
Katılımcı Üye
 
mahmut_59 kullanıcısının avatarı
Giriş: 14 Oct 2006
Konum: Tekirdağ
Yaş: 22
Mesaj: 167
Varsayılan

Ahmet Han I

Osmanlı padişahlarının on dördüncüsü, İslam halifelerinin yetmiş dokuzuncusu. Sultan üçüncü Mehmed Hanın oğlu olup, 1590’da Manisa’da Handan Sultandan doğdu. Şehzadeliğinde zamanın ileri gelen alimlerinden Aydınlı Mustafa Efendi eğitim ve öğretimi ile vazifelendirildi. Ayrıca Hocazade Ahmet ve Es’ad Efendiden ders alan şehzade Ahmet, babasının vefatı üzerine 1603’te henüz 14 yaşındayken Osmanlı tahtına geçti.
Sultan Birinci Ahmet Han tahta geçtiğinde, Osmanlı Devleti doğuda İran, batıda ise Avusturya ile harp halindeydi. Ahmet Han, Avusturya cephesi serdarlığına Sokulluzade Lala Mehmed Paşayı, İran cephesi serdarlığına ise Çağalazade Sinan Paşayı tayin etti. Lala Mehmed Paşa, Peşte ve Vaç kalelerini 1604’te ele geçirdikten sonra, 1605 senesi Ağustos ayında Estergon Kalesini kuşattı. Otuz beş gün süren muhasaradan sonra kale fethedilerek on seneden beri süren Alman işgaline son verildi. Bu zaferden sonra Uyvar, Weszgrim, Polata kaleleri Türklerin eline geçti. Bu sırada Tiryaki Hasan Paşayı serdar vekili olarak bırakıp İstanbul’a dönen Lala Mehmed Paşa vefat etti (1606). Avusturya, savaşı kaybettiğini anladığından, sulh istedi. Budin’de sulh müzakeresi yapıldı ve görüşmeler neticesinde Zitvatorok antlaşması imzalandı (11 Kasım 1606). Bu anlaşmaya göre, Kanije, Estergon, Eğri kaleleri Osmanlı Devletinde kalacak ve Avusturya bir defaya mahsus olmak üzere 200 bin kara kuruş ödeyecekti.

İran cephesine serdar tayin edilen Cağalazade Sinan Paşa ise, kış mevsiminin yaklaşması üzerine Kars’ta kaldı. 1605 Ağustos’unda, Azerbaycan’ı geri almak için Tebriz üzerine yürüdü ise de, Urmiye Meydan Muharebesinde Şah’ın ordusuna mağlub oldu. Üzüntüsünden ölen Cağalazade’nin yerine Ferhat Paşa, serdar tayin edildi. Diğer taraftan Safevi ordusu, Gence (1606) ve Şamahı’yı (1607) alıp Kür Irmağını aştı. Şirvan’ın önemli kısmını ele geçirdi. Şah’ın daha ileri gitmemesi üzerine savaş durgunluk devresine girdi.

Sultan Ahmet Han, Avusturya Savaşının sona ermesi ve İran cephesinde olayların durgunluk devresine girmesinden sonra iç meselelerin halli için harekete geçti. Anadolu’da ortalığı birbirine katan Celali eşkıyalarına karşı, sadarete getirdiği Kuyucu Murad Paşa ile Tiryaki Hasan Paşayı vazifelendirdi. Kuyucu Murad Paşa uyguladığı siyaset neticesinde, eşkıyaları birbirine düşürerek teker teker ortadan kaldırmayı başardı. Üç sene süren temizleme faaliyeti neticesinde Canbolatoğlu, Kalenderoğlu, Tavil ile kardeşi Me’mun, Muslu Çavuş ve Yusuf Paşa, ayrıca şekavet yapan kırk sekiz çete kuvvetlerinden tamamı tesirsiz hale getirildi. İsyanlar bastırıldıktan sonra Sultan Ahmet Han, köylünün yerlerine dönmesi ve ticaret sahiplerine kolaylık gösterilmesi için eyaletlere tavsiye yollu fermanlar gönderdi. Ayrıca “Adaletname” adı ile Anadolu’daki bütün fenalıkları, Celaliliği doğuran sebepleri ve halkın ızdırabını dile getiren bir ferman çıkardı.

Bu sırada Safeviler Osmanlı hudut kalelerine saldırıda bulunuyordu. Bu sebeple Sultan Ahmet Han, 1610’da sadrazam Kuyucu Murad Paşayı İran üzerine serdar tayin etti. Murad Paşa, Erzurum’a geldiği sırada Şah, Kanuni devrinde imzalanan Amasya Antlaşması üzerinden barış istedi. Kuyucu Murad Paşa, Şah’ın bulunduğu Tebriz üzerine gitti. Şehrin dışında 5 gün süren savaşta iki taraf da birbirine üstünlük sağlayamadı. Kışı geçirmek için Diyarbakır’a çekilen Murad Paşa buradayken rahatsızlanarak vefat etti (5.8.1611). Yerine Diyarbakır beylerbeyi vezir Nasuh Paşa getirildi. Nasuh Paşa, İranlılarla Osmanlı Devletine yılda 200 yük ipek vermeleri ve işgal ettikleri topraklardan çıkmaları şartıyla bir antlaşma yaptı (1611).

Sultan birinci Ahmet Han donanmanın güçlenmesine de önem verdi. Yeni kadırgalar yaptırarak donanmanın mevcudunu arttırdı. Kaptan-ı derya Halil Paşa, Akdeniz’in güvenliği için Malta ve Floransa korsanlarıyla başarılı savaşlar yaptı.

Sultan Ahmet Han 1617 senesinde rahatsızlanarak daha yirmi sekiz yaşındayken vefat etti. Cenazesinin yıkanması için hocası Aziz Mahmud Hüdai hazretleri davet edildi. Ancak o; “Sultanımı çok severdim. Şimdi dayanamam. İhtiyarlığım sebebiyle beni mazur görün.” buyurdu. Talebelerinden Şaban Dede’yi gönderdi. Cenaze namazından sonra nâşı kendi ismi ile anılan Sultan Ahmet Camiinin yanındaki türbeye defnedildi.

Ahmet Han, akıllı, zeki, münevver, hamiyetli, azimkar bir padişahtı. Çocuk sayılabilecek bir yaşta tahta çıkar çıkmaz devlet işlerini hemen kavrayarak, takipte çok titizlik gösterdi. Gayet kuvvetli, çok iyi binici ve atıcı, avcı ve silahşördü. Dindarlığı ve insanlara merhameti ile tanınan Sultan Ahmet Han, memleketin imarı için çok çalıştı. Bilhassa Mekke ve Medine’ye pek çok hayırlı hizmetler yaptı. O zamana kadar Mısır’da dokunan Kâbe’nin örtülerini İstanbul’da dokuttu. İstanbul’da yaptırdığı hayırlı hizmetlerinin başında bugün yerli ve yabancı herkesin hayran kaldığı kendi ismiyle bilinen Sultan Ahmet Camii gelir.

Edebi kültürü çok yüksekti. Birçok Osmanlı padişahı gibi Birinci Ahmet Han da iyi bir şairdi. Şiirlerinde Bahtî ve Ahmedî mahlası nı kullanırdı.

Şu satırlar onun dine bağlılığının ifadesidir:

N’ola tacum gibi başumda götürsem daim
Kademi resmini ol hazret-i Şah-ı resulün

Gül-i gülzar-ı nübüvvet o kadem sahibidir
Ahmeda durma yüzün sür kademine o gülün.



__________________
DENİZ ELEKTRONİK 59

[Üyelik girişi yapmadan linki görüntülüyemezsiniz.Üye iseniz giriş yapınız. ]
mahmut_59 Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Okunmamış 10-12-2006, 19:08   #15 (permalink)
Katılımcı Üye
 
mahmut_59 kullanıcısının avatarı
Giriş: 14 Oct 2006
Konum: Tekirdağ
Yaş: 22
Mesaj: 167
Varsayılan

Mustafa Han I

Osmanlı padişahlarının on beşincisi ve İslam halifelerinin ****enincisi. 1591 senesinde Manisa’da doğdu. Her şehzade gibi iyi bir eğitim gördü. Ağabeyi Birinci Ahmed Hanın vefatı üzerine, 22 Kasım 1617’de, ilk defa ekberiyet kaidesine göre, yani hanedanın en yaşlı mensubu olarak zorla tahta çıkarıldı.
Sultan Mustafa Han, devlet meseleleriyle ilgilenmediğini ifade ederek, saltanatı kabul etmediyse de bu hal devlet erkanınca göz önüne alınmadı. Ancak, çok geçmeden devlet işlerinde Sultanın yabancı kalması ve işlerin karışması üzerine, durumun böyle devam edemeyeceğini anlayan devlet adamları, hal’ine fetva aldılar ve 26 Şubat 1618 günü Sultan Mustafa’yı tahttan indirerek, yerine Genç Osman’ı çıkardılar.

Ancak, yenilik taraftarı olmayanların tahrikleri neticesinde isyan eden yeniçeriler, 19 Mayıs 1622’de Genç Osman’ı tahttan indirdiler. Bu durum Sultan Mustafa’nın ikinci defa tahta geçirilmesine yol açtı. Bu sırada Sultan Osman Hanın veziriazam Kara Davud Paşa tarafından şehit ettirilmesi büyük karışıklıklara sebep oldu. Sultan Mustafa Han, Davud Paşayı azlederek yerine Mere Hüseyin Paşayı getirdiyse de, isyanlar son bulmadı. Erzurum Beylerbeyi Abaza Mehmed Paşa başkaldırarak, bölgesindeki yeniçerilerin bir kısmını öldürttü. “Genç Osman’ın intikamını alacağım” diye and içen Abaza, İstanbul’a gelmek için yola çıktı. Bursa’yı muhasara ettiyse de alamadı. Kış geldiği için Niğde’ye çekildi.

Anadolu’daki isyanlar ve Genç Osman’ın şehit edilmesi olayına adı karışan sipahiler, halk nezdinde kazandıkları nefreti silmek için, bir divan toplantısı sırasında ayaklanarak Sultan Osman Hanın katillerinin bulunmasını istediler. Bunun üzerine Kara Davud Paşa ve Kalenderoğlu denilen kişiler, yakalanarak idam edildiler.

Diğer taraftan Osmanlı Devletinin iç karışıklıklarından istifade etmek isteyen Lehistan kazakları, daha önce imzalanan antlaşma şartlarına uymayarak, şayka adı verilen yüz elli civarında küçük gemiyle Osmanlı kıyılarına saldırdılar. Kazakların üzerine gönderilen Karadeniz serdarı Damad Recep Paşa, kazakları takip ederek Kilgra önünde bir çok gemilerini batırdı ve 21 gemiyi zaptederek beş bin esirle İstanbul’a döndü.

İstanbul’da vuku bulan karışıklıklar ve Anadolu’da meydana gelen isyanlar, Osmanlı Devletinin başında daha kudretli, azimkar ve zeki bir padişahın bulunmasını gerekli kılıyordu. Bu sebeple, 1623’te sadarete getirilen Kemankeş Ali Paşa, Şeyhülislam Yahya Efendi ve diğer devlet erkanı toplanarak Sultan Mustafa’nın, artık, makam-ı saltanatta kalmaması gerektiği hususunda karara vardılar. Nitekim, verilen fetva ile 10 Eylül 1623 günü Sultan Mustafa, ikinci defa tahttan indirildi ve yerine Dördüncü Murad Han geçti.

Sultan Mustafa Han, zayıf ve narin vücutlu idi. Yüzü her zaman solgun olup, üzüntülü bir görünüşü vardı. Son derece dindardı. Sık sık türbeleri ziyaret eder ve çokça sadaka dağıtırdı. Saraydaki hayatını ibadet içinde, dini eserler ve Kur’an-ı kerim okuyarak geçirirdi. Saltanatta gözü olmadığı için, her iki hal’inde de en küçük bir memnuniyetsizlik göstermemiş, tahttan sevinçle inmiştir.

20 Ocak 1639 günü Topkapı Sarayında vefat eden Sultan Mustafa Han, Ayasofya Camii karşısındaki türbesinde medfundur.





__________________
DENİZ ELEKTRONİK 59

[Üyelik girişi yapmadan linki görüntülüyemezsiniz.Üye iseniz giriş yapınız. ]
mahmut_59 Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Okunmamış 10-12-2006, 19:08   #16 (permalink)
Katılımcı Üye
 
mahmut_59 kullanıcısının avatarı
Giriş: 14 Oct 2006
Konum: Tekirdağ
Yaş: 22
Mesaj: 167
Varsayılan

Osman Han II (Genç Osman)

Osmanlı sultanlarının on altıncısı ve İslam halifelerinin ****en birincisi. Babası Sultan Birinci Ahmed Han, annesi Mahfiruz Hadice Sultandır. 1604 senesinde İstanbul’da doğdu. İyi bir eğitimle yetiştirildi. Arapça, Farsça, Latince, Yunanca, İtalyanca gibi doğu ve batı dillerini öğrendi. Kuvvetli bir edebiyat, tarih, coğrafya ve matematik tahsili gördü. 26 Şubat 1618 günü babasının yerine tahta geçen amcası birinci Mustafa’nın rahatsızlığı yüzünden tahtı bırakmaya mecbur olması üzerine, Osmanlı sultanı oldu.
İkinci Osman’ın tahta çıkışının ilk aylarında İran ile barış antlaşması imzalanarak harbe son verildi. 1620 yazında Halil Paşa kumandasındaki Osmanlı donanması İyonya Denizini kuzeye doğru geçerek Otranto Boğazında Adriyatik’e geldi. Dıraz üssünde iki İtalya gemisini ele geçirdi. Daha sonra batıdan doğuya doğru Adriyatik Denizine geçerek Manfredonia Körfezine girdi ve İtalya’ya asker çıkardı. Kısa sürede Manfredonia liman ve şehrini fethetti. Halil Paşa, bu zaferini Padişaha ve hususi bir mektupla da şeyhi Üsküdarlı Aziz Mahmud Hüdai hazretlerine bildirdi ve çok hayır dua aldı.

Bu sırada Boğdan Voyvodası Gratiani Osmanlıya karşı cephe almıştı. İhaneti üzerine azledilen Gratiani Lehistan’a sığındı ve büyük destek gördü. Bu devletten aldığı 50-60 bin kişilik bir kuvvetle Osmanlı topraklarına saldırdı. Ancak Özi Beylerbeyi İskender Paşa, süratle harekete geçip bu kuvvetleri Turla Nehrini geçerken imha etti. Düşman ordusundan 120 top ile arabalar dolusu zahire ganimet olarak alındı.

Diğer taraftan Sultan Osman, Lehistan’ı ele geçirip, Baltık Denizine çıkmak, orada bir donanma kurarak, Atlas Okyanusuna geçip Avrupa Hıristiyanlığını, hem Akdeniz hem okyanus donanmalarıyla çember içine almak gayesiyle 21 Mayıs 1621’de Cuma namazını kıldıktan sonra sefere çıktı. 1 Eylül 1621’de Hotin önüne varıldı ve kale derhal kuşatma altına alındı. 35 gün devam eden muharebelerde kale birkaç defa düşmek durumuna geldiyse de yeniçerilerin itaatsizliği ve devlet adamlarının arasındaki geçimsizlikler, kesin neticenin elde edilmesine mani oldu. Ancak Nogay tatarlarının beyi Kantemir Mirza ile Kırım Hanının oğlu Nureddin, Lehistan içlerine kadar akınlarda bulunarak pek çok ganimetle döndüler. Neticede kış mevsiminin gelmesi üzerine Lehistan’la barış yapılarak geri dönüldü.

Lehistan Seferinde tam muvaffakiyet elde edemeyen Sultan, bunun sebebinin askerlerin gayretsizliği olduğuna inanıyor ve bazı ıslahatlar yapmak istiyordu. Kapıkulu ocaklarını kaldırarak, yerine Anadolu, Suriye ve Mısır Türklerinden müteşekkil, sadece askerlikle uğraşan, padişahın emirlerine itaat eden bir ordu kurmak istiyordu. Aynı zamanda saray, harem ve ilmiye teşkilatlarında da esaslı değişiklikler düşünüyordu. Ancak onun bu ıslahat fikirlerine kapıkulu ocakları açıkça karşı çıkıyor, ilmiye sınıfı da çok çekimser davranıyordu. Nitekim, Osman Hanın hacca gitme arzusunu bahane eden yeniçerilerle sipahiler ayaklandılar. Öncelikle Osman Hanın hacca gitmekten vazgeçmesi isteğiyle başlatılan isyan, daha sonra bazı devlet adamlarının kellesinin istenmesiyle büyüdü. Neticede, isyan, Sultan Osman Hanın hal’i ve Sultan Mustafa’nın ikinci defa tahta geçirilmesiyle son buldu.

İsyan sırasında Sultan Osman’ı ele geçiren caniler, reva gördükleri ağır ve kötü sözlerle Orta Camiye götürerek orada hapsettiler. Genç padişahın maruz kaldığı hakaretin haddi hesabı yoktu. Yaptıkları eza ve cefa onu boynu bükük ve perişan bir hale koymuştu. İkinci Osman Han, kendisine eziyet eden ocak ağalarına karşı; “Dün sabah padişah-ı cihan idim, şimdi uryan kaldım; merhamet edip halimden ibret alın; dünya size dahi kalmaz; hangi padişahın kulları padişahlarına bu ihaneti ettiler” diyerek yalvardı ise de, bu sözlerin caniler üzerinde hiçbir tesiri olmadı.

Orta Camide Genç Osman’ın muhafazasına Haseki Sarı Mehmed Ağa tayin edildi. Yeniçeriler, Sultan İkinci Osman’ın hayatına dokunulmayarak kafes hayatı yaşamasını istiyorlardı. Nitekim, çok hain bir kimse olan yeni Sadrazam Davud Paşa onu öldürtmek için cebeci başına emir verince, yeniçeri ağaları mani oldular. Osman Han, hayatına kasteden Davud Paşaya; “Behey zalim, ben sana neyledim? İki defa mucib-i katl cürmünü affedip öldürmedim, mansıp verdim, bana gadrin nedir?” diye bağırdı.

Buna rağmen, Davud Paşa, cumadan sonra en güvendiği adamları olan cebecibaşı ile kalender uğrusu denen zabite, Sultan Osman’ı Yedikule’ye götürerek boğmalarını emretti. Eski sultanın Yedikule’ye götürülüşünü seyretmek üzere yollara biriken halk, o tarihe kadar görülmemiş kalabalığı teşkil ediyordu.

Yedikule’ye gelindiği zaman, vakit akşama yaklaşıyordu. Davud Paşanın emriyle oraya kadar gelen binlerce asker dağıldı. Daha sonra Davud Paşa, cebecibaşına ve kalender uğrusuna dönerek; “Yanınıza sekiz cellad alıp, Osman’ın işini bitirin. Yarına kalmasın.” dedi.

Sultan Osman, günlerden beri perişan vaziyette, aç ve uykusuz olduğu halde, kendisini son nefesine kadar müdafaa etmeye karar vermişti. On celladın ilk hücumu netice vermedi. Bire on nispet olmasına rağmen, cellatlar, silahsız padişahla mücadele edemeyeceklerini anladılar. Kementten başka silah da kullanmak istemiyorlardı. Çünkü hanedandan olanın kanı akıtılamazdı. Buna rağmen, dışarıdan balta alan cellatlara genç sultan, büyük bir ustalıkla karşı koydu. Fakat arkasından gelen bir cellat, baltası ile omzuna vurarak fena şekilde yaraladı. Bu durumu fırsat bilen cebecibaşı kemendi Osman Hanın boynuna geçirdi ve yere düşürdü. Diğer caniler de üzerine yüklenerek genç padişahı şehit ettiler (20 Mayıs 1622). Şehit Sultanın cenazesi, o gece Topkapı Sarayına götürüldü. Ertesi gün yapılacak cenaze törenine hazırlandı. Öğle namazından sonra kılınan cenaze namazını müteakip, Sultanahmed Camiinde babasının türbesine defnedildi.

Genç Osman’ın şehit edilmesi, tarihimizin en acıklı olaylarındandır. Genç Osman’ın öldürülmesi, Anadolu’da bazı isyanların çıkmasına sebep oldu. Millet, padişahın öldürülmesini hiçbir zaman hazmedemedi ve onun katillerini nefretle andı.

Sultan İkinci Osman Han, güneş yüzlü, heybetli, yüksek himmet sahibi, bahadır bir padişahtı. Fevkalade iyi bir binici, silah ve harp aletlerini kullanmakta pek mahirdi. Şecaat ve binicilikte akranı pek az olup, şirin çehreli ve güzel tavırlıydı. Gençliğinin en parlak günlerinde tahta çıkıp, tecrübeli, akıllı ve sadık bir yardımcıya malik olmayışı, kendisine bu hazin sonu hazırlamıştı. Yazmış olduğu şu beyt, onun ıslahat ve düşünceleri ile muhaliflerinin durumunu çok güzel ifade etmektedir.

Niyyetim hidmet idi saltanat ü devletime

Çalışır hasid ü bedhah ecel nekbetime

Sultan Genç Osman dini ve fenni ilimlerde alimdi. Farisi mahlasıyla yazdığı şiirlerinin toplandığı Divan’ı vardır.







__________________
DENİZ ELEKTRONİK 59

[Üyelik girişi yapmadan linki görüntülüyemezsiniz.Üye iseniz giriş yapınız. ]
mahmut_59 Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Okunmamış 10-12-2006, 19:09   #17 (permalink)
Katılımcı Üye
 
mahmut_59 kullanıcısının avatarı
Giriş: 14 Oct 2006
Konum: Tekirdağ
Yaş: 22
Mesaj: 167
Varsayılan

Murad (Murat) Han IV

Osmanlı padişahlarının on yedincisi ve İslam halifelerinin ****en ikincisi. Babası Birinci Ahmed Han, annesi Mahpeyker (Kösem) Sultandır. 27 Temmuz 1612’de İstanbul’da doğdu. Tam bir Türk ve İslam terbiyesi ve ahlakı ile yetiştirildi. Enderun mektebindeki hocalarından hususi dersler aldı. Genç Osman’ın başına gelen acı felaket ve yerine geçen amcası Mustafa Hanın kısa bir süre sonra tahttan indirilmesi üzerine henüz on bir yaşında iken 10 Eylül 1623’te Osmanlı tahtına çıktı. Eyyub Sultan hazretlerinin türbesinde, hocası Aziz Mahmud Hüdayi’nin elinden kılıç kuşandı. Yaşı küçük olduğu için, devleti bilfiil idare edemeyeceği görüşü hakim olarak, annesi Mahpeyker Kösem Sultan, saltanat naibesi tayin edildi.
Tahta geçtiğinde, iç ve dış işlerdeki karışıklıklar devam ediyordu. İdari işler karışık olduğundan, Yeniçeri ve Sipahi askerleri zorbalığa baş vuruyorlardı. Vasi durumunda olan annesi Mahpeyker Kösem Sultanın yardımı ile iş başına kıymetli devlet adamları ve kumandanlar getirerek, ortalığı düzeltti. İran Şahı Birinci Abbas (1588-1629), Osmanlı hududunu geçip, Bağdat’ı işgal ederek, otuz bin Sünni Müslümanı, kadın, çoluk çocuk demeden kılıçtan geçirdi. Rus Kazakları ise kayıklarla Karadeniz sahilindeki bazı köyleri yaktılar. 1625’te sadrazamlığa getirilen Hafız Ahmed Paşa, Kazak korsanlarına ve Safevilere karşı harekete geçti. 1625’te Köstence’de, Kazakların iki yüz elli kayığı batırılarak, dört bin kadarı öldürüldü. Şah Abbas’ın Bağdat’taki zulmünün önüne geçmek için, 1625’te ordu sevk edildi. 11 Kasım 1625’te Bağdat yakınlarındaki Azamiyye kurtarılarak, Bağdat kuşatıldı. Ancak, yeniçerilerin isyanıyla Bağdat kuşatmasını kaldıran Sadrazam Hafız Paşa, Irak’ın kuzey ve güneyini işgalden kurtardı.

1 Aralık 1626’da Sadrazamlığa getirilen Kayserili Halil Paşa, tekrar başlayan Safevi saldırılarının önüne geçmek ve Abaza Mehmed Paşanın isyanlarını bastırmak için 4 Aralık 1626’da sefere çıktı. Serdar Halil Paşanın muvaffakiyetsizliği üzerine 6 Nisan 1628’de Sadrazamlığa Hüsrev Paşa getirildi. 22 Eylül 1628’de Abaza Mehmed Paşayı yola getiren yeni sadrazam, Safevilere karşı 5 Mayıs 1630’da Mihriban’da, 14 Temmuz 1630’da Cemhal’da zafer kazandı. İranlılar mağlup olunca, Anadolu’da asayiş temin edildi.

Dördüncü Murad Hanın yaşının küçüklüğünden istifade eden yeniçeriler, İstanbul’da zorbalıklarını ve ahaliye kötü muameleyi artırdılar. Sadrazam Hüsrev Paşanın azlini bahane eden yeniçeriler ve sipahiler, ayaklanarak saraya yürüdüler. Yeni sadrazam Müezzinzade Hafız Ahmed Paşayı öldürdüler (1632). Bundan sonra zorbaların zoru ile sadrazam olan Recep Paşa döneminde İstanbul’da karışıklıklar günlerce sürdü. En küçük bir olayda, Recep Paşanın tahrikiyle harekete geçen zorbalar, yeni kelleler istiyorlardı. Diğer taraftan, tahta geçtiği günden itibaren bütün hadiseleri dikkatle takip ederek, eşkıyanın elebaşlarını tespit eden Sultan Murad Han, 8 Haziran 1632’de devlet idaresini bizzat eline aldı. İsyancıların elebaşı olan Topal Recep Paşayı öldürttü. Yeniçeri ve sipahi ocaklarını sindirerek, zorbalıkların önüne geçti. Kahvehaneleri ve meyhaneleri kapatarak, tütünü ve alkollü içkileri yasakladı. Emri dinlemeyenlere şiddetli cezalar verileceğini ilan edip, sıkı kontroller yaptı ve yaptırdı.

Lehistan Kazaklarının Karadeniz’de Osmanlı sahillerine ve Rumeli’de Tuna yalılarına yaptıkları saldırının önüne geçmek için 1633 Nisanında Lehistan Seferine çıktı. Osmanlı ordusu Edirne’ye geldiğinde, Lehistan hükümeti sulh istedi. 1634’te imzalanan Osmanlı-Lehistan Antlaşmasına göre; Kazak akınlarına son verilmesi, Leh krallarının Kırım hanlarına ve Osmanlı sultanına vergi vermesi, esirlerin karşılıklı değiştirilmesi kabul edildi.

Sultan Dördüncü Murad Han, Safevi saldırılarının önüne geçmek için ordunun başında sefere karar verip, hazırlıkları tamamladı. 18 Mart 1635’te Revan Seferine çıkan Dördüncü Murad Han, önceden tespit ettirdiği zorbalardan yolu üzerindekileri cezalandırdı. 27 Temmuz 1635’te Revan önlerine ulaştı. Sefer boyunca ordunun başında bulunup, askerlerle alakadar olan, kuvvet, heybet ve dehşetinden ürkülen Sultan Murad Hana, ordu içinde büyük bir emniyet ve hürmet hissi uyandı. 28 Temmuz 1635 gecesi başlatılan Revan kuşatmasında, bütün muharebe planları tatbik edildi. Sultan Murad Hanın kuşatmanın ilk gecesi yaralanan askerleri ateş hattından geriye çektirerek hastane çadırlarında, cerrahlara tedavi ettirip, ilaçlarının verilmesini emretmesi ve top atışlarında bulunması askerleri coşturdu. Revan kalesini düşürmek için yapılacak umumi taarruz öncesinde Safeviler, vire ile teslim olmak istediklerini bildirdiler. 8 Ağustos 1635’te Revan kale muhafızı Emirguneoğlu Tahmasp Kulu Han, Sultan Murad Hana kaleyi teslim etti. Revan Kalesi tamir edilip, içine on iki bin asker ve yeteri kadar cephane konularak muhafızlığına Vezir Murtaza Paşa bırakıldı. 11 Eylül 1635’te Tebriz şehri tekrar zaptedildi. Safevi ordusu, Osmanlılarla meydan muharebesine cesaret edemediğinden karşılaşılmadı. Aras Nehri taraflarındaki Zeynelli aşiretinden bin kadar nüfusun, Pasin-Erzurum, Tercan-Erzincan taraflarındaki boş arazilere iskan edilmesi emrolundu. Van ve Diyarbakır’da kalan Sultan Murad Han, Revan Seferine çıkışından on ay sonra 27 Aralık 1635’te İstanbul’a döndü. Osmanlı ordusunun doğudan ayrılmasıyla; Safeviler, hududa tecavüz ederek 1 Nisan 1636’da Revan’ı işgal ettiler. 2 Şubat 1637’de sadrazamlığa getirdiği Bayram Paşayı Doğu Seferi serdarlığına tayin eden Sultan Murad Hanın kendisi de hazırlıklara başladı ve 8 Mayıs 1637’de Bağdat Seferine çıktı. 16 Kasım 1638’de kuşatmanın başladığı sırada Padişahtan, daha önce ele geçirilmiş bulunan İmam-ı A’zam türbesini ziyaret etmesi istendi. Ancak, Sultan; “Bağdat, sapıkların pis ayaklarıyla kirlenirken, gidip o yüce İmamı ziyaretten haya ederim” cevabını verdi. Derhal tertibat alarak muhasaraya başladı. Şehirde Bektaş Han Türkmen’in kumandasında 40.000 kişilik bir Safevi garnizonu bulunuyordu. Şah Safi ise, atlı kuvvetleriyle Kasr-ı Şirin’de olup Osmanlı muhasarasını gün gün takip etmesine rağmen, müdahaleye cesaret edemiyordu. Sultan Murad Han, 12.000 sipahiyi İran içlerine sokup Şehriban bölgesini çiğnettiği halde, Şahı savaş meydanına çekemedi. Şah, Bağdat’taki büyük kuvvetlerine güveniyor, Padişahın muhasaradan bıkınca çekilip gideceğini zannediyordu.

Padişahın ve ****en altı yaşındaki şeyhülislam Yahya Efendinin de ön safta olduğu bu kuşatmada, dehşetli vuruşmalar oldu. Muhasaranın otuz yedinci gününde ön saflarda yalın kılıç kahramanca çarpışarak askeri coşturan Sadrazam Tayyar Mehmed Paşa, birkaç kuleyi ele geçirdiği sırada alnından vurularak şehit oldu. Yerine sadarete getirilen Kemankeş Mustafa Paşa, selefi gibi gayret edip birkaç kuleyi daha ele geçirdi. Bu muvaffakiyetler üzerine muhasaranın otuz dokuzuncu günü umumi taarruza karar verildi. Sabah erkenden başlayan şiddetli hücum karşısında kale teslim oldu.

Böylece, on dört sene on bir ay önce bir ihanet sebebiyle Safevilerin eline düşen Bağdat, artık kesin olarak Osmanlı idaresine geçti.

Sultan Dördüncü Murad Han, ilk iş olarak İmam-ı A’zam ve Seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin kabr-i şeriflerini ziyaret etti. Bu büyük zatların türbeleri, sapık düşünceli Safeviler tarafından tahrip edilmiş ve eşyaları yağmalanmıştı. Padişah emir verip bütün kabirlerin ve eserlerin tamirini bildirdi. Şeyhülislam Yahya Efendiyi de, bu işlere nezaret etmekle vazifelendirdi. Bu zaferden sonra Bağdat fatihi diye anılan Dördüncü Murad Han, ordu ile Sadrazam Mustafa Paşayı Bağdat’ta bırakarak İstanbul’a döndü. Sadrazam Kemankeş Mustafa Paşa, büyük bir kuvvetle İran içlerine doğru harekete geçtiği sırada Şahın barış isteği ile gönderdiği elçiler geldi. Sadrazam Kemankeş Mustafa Paşayla İran murahhasları Saru Han ve Muhammed Kuli Han arasında yapılan görüşmeler sonrasında, aşağı yukarı bugünkü Türk-İran sınırının tespit edildiği Kasr-ı Şirin Antlaşması imzalandı (17 Mayıs 1639). Bu antlaşmaya göre; Bağdat, Basra ve Şehr-i zur havalisinden mürekkep Irak-ı Arap Osmanlılarda, Erivan Safevilerde kaldı. Ayrıca Safevilerin gerek Irak, gerekse Kars, Ahıska ve Van taraflarına saldırmayacakları, Eshab-ı kiramı kötülemeyecekleri de antlaşma şartları içinde yer almıştı. (Bkz. Kasr-ı Şirin Antlaşması)

Sultan Murad Han, doğuda İran’la meşgulken, batıdaki hadiselerden de günü gününe haber alıyordu. Bilhassa Venediklilerin hudut tecavüzlerine karşı bu Cumhuriyetle bütün ticari münasebetlerin kesilmesini ve hemen savaş açılmasını emretti. Ancak, bu sırada damla (Nikris) hastalığından muzdarip bulunan Sultanın durumu ağırlaştı. Bunun üzerine Divan, emri çeşitli bahanelerle on üç gün geciktirdi. Bu arada Venedik elçisi gelip, divanın bütün şartlarını kabul etti ve savaş durduruldu. Nitekim, çok geçmeden padişahın hastalığı daha da artarak 8/9 Şubat 1640 günü, güneş battıktan sonra İmam Yusuf Efendi, Yasin-i şerif okurken vefat etti. Sultanahmed Camii avlusunda Şeyhülislam Yahya Efendinin imamlığında müezzinlerin “Er kişi niyyetine!” nidaları ve Müslümanların gözyaşları arasında kılınan cenaze namazından sonra, babası Birinci Ahmed Hanın türbesine defnedildi.

Dördüncü Murad Han, Arapça ve batı dillerine hakim olup her türlü memleket meselesine vakıftı. İlmi ve ilim adamlarını çok sever, fırsat buldukça ilim meclislerine gider, onları teşvik ederdi. Evliya Çelebi ve Katib Çelebi gibi alimler, teşvik ettiği kimseler arasında idi. Kur’an-ı kerim okumayı ve ibadetlerini hiç ihmal etmezdi. Dedesi Yavuz Sultan Selim Han gibi o da Hırka-i saadet dairesinde Kur’an-ı kerim okurdu.

Ömrünü devlete hizmet ve Allahü tealanın emir ve yasaklarına itaatle geçiren bu Türk Hakanı, Ehl-i sünnet düşmanı Acemlerin pek çok iftiralarına maruz kaldı. Bunlar kendilerinde bulunan zilletleri bu büyük padişaha da bulaştırmaya kalkıştılar. İnsanlara zulmettiğini ve içki içtiğini söylediler. Halbuki devrin kaynaklarında Murad Hanın içki içtiğine dair en küçük bir bilgi yoktur.

Birçok tarihçinin Kanuni sonrası en büyük Osmanlı padişahı olarak kabul ettikleri Dördüncü Murad Han, hep dedesi Yavuz Sultan Selim Hana benzemeye çalışırdı. Gerçekten de birçok vasıfları onunla uyuşurdu. Fakat, Yavuz’un sahip olduğu kıymetli devlet adamlarına ve tecrübeye malik değildi. Tahta geçtiğinde hazine bomboştu. Vefatında ise, on beş milyon altın olup, gümüş paranın haddi hesabı belli değildi. Avrupa, baştan başa istihbarat ağı ile örülmüştü. Avrupalıların en gizli sırları, Osmanlı Sarayına gününde ulaşıyor ve ona göre vaziyet alınıyordu. Tahta çıktığında, neye yaradığı belli olmayan yüz bin yeniçeri varken, vefatında itaat altına alınmış otuz beş bin yeniçeri bulunuyordu. Dördüncü Murad Han, bozulmuş devlet nizamını yoluna koymak için mülazimlikleri kaldırdı. Timar sistemini yeniden düzene koydu. İsrafın önüne geçmek için kanunlar çıkarttı. Sipahilerden zorbalıkla ele geçirdikleri evkaf idaresini ve diğer hükümet hizmetlerini aldı. Sipahileri intizam ve itaat altına alarak, bunların ve bir takım bozguncuların toplandığı yerler olan kahvehaneleri kapatarak asayişi temin etti. Yeniçerilik tahsisatının şuna buna yemlik olması suiistimalini kaldırarak, yeniçeriliği ıslah etti. Vefatında içte ve dışta huzurlu ve itibarlı bir devlet bıraktı.

Sultan Murad Hanın cesareti, her türlü zorluğa tahammülü, keskin zekası, hünerleri, askeri dehası, atıcılık, binicilik, silahşorluktaki başarısı, askerleri ve tebaası tarafından çok takdir ediliyordu. İki yüz okkalık gürzleri kolayca kaldırır, hızla giden iki atın birinden diğerine atlar, attığı ok, tüfek mermisinden uzağa düşerdi. Devrinin bütün silahlarını en iyi şekilde kullanırdı.

En küçük suçları bile memleketin selameti için cezalandırmaktan çekinmeyen Sultan Dördüncü Murad Hanın merhameti de çoktu. Savaş esnasında otağının yanına kurdurduğu seyyar hastanelerdeki yaralı ve hastaları ziyaret eder, onlarla yakından ilgilenirdi. Memleketin her tarafındaki imarethanelerin vakıf şartlarına uygun şekilde çalışması, fakir ve yetimlerin aç ve açıkta kalmaması için gayret gösterirdi.

Din ve devlet menfaatine iş yapanı hemen mükafatlandıran Sultan Murad Han, pek çok hayırlı işin yanında, Topkapı Sarayında Revan ve Bağdat köşkü gibi nadide eserler, köprüler, kervansaraylar, hanlar ve benzeri hayır eserleri de inşa ettirdi.

Boğazda yaptırdığı sarayda, oğlu Muhammed’in doğumunda yedi gece kandiller astırıp şenlikler yapıldığından, buraya Kandilli denildi. Kavaklar’daki kaleleri yaptırdığı gibi, pek çok şehrin de surlarını tamir ettirdi. Bağdat’ı feth edince, İmam-ı A’zam ve Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin türbelerinin tamirini yaptırdı. Kabe-i muazzamayı su basması üzerine; Ankaralı Mehmed ile Rıdvan Ağayı Kabe-i muazzamayı tamirle vazifelendirdi.

Sultan Dördüncü Murad Han devrinde kazanılan zaferlerin yanında pek çok alim, şair, tarihçi ve sanatkar yetişerek kıymetli eserler meydana getirmişlerdir. Bunlardan bibliyografya, tarih, coğrafya sahasında Katip Çelebi ve Vekayi-name sahibi Topçular katibi Abdülkadir, Ravdat-ül-Ebrar ve Zafername sahibi Karaçelebizade Abdülaziz, Tarih-i Gılmani sahibi Mehmed Halife, teşkilat ve idare sahasında Koçi Bey vardır. Yine Erzurumlu Ömer, Nef’i, Azmizade Mustafa Haleti, Naibi, Yahya, Bahai, Cevri ve Fehim-i Kadim, devrinde önde gelen şairlerdir. Yine süslü nesrin on yedinci yüzyıldaki temsilcilerinden Nergisi de Dördüncü Murad devrinin meşhurlarındandır.

Bundan başka, şair olan bu padişahın devrinde halk edebiyatı sarayca desteklenmiş, zaferlerine destanlar, ölümüne halk şairlerince şiirler yazılmıştır. Bu şairlerden bazıları saraya intisap etmişlerdir. Bunların belli başlıları Kuloğlu, Katibi, Kayıkçı Kul Mustafa gibi halk şairleridir.

Yine devrin tekke edebiyatındaki büyük temsilcisi Aziz Mahmud Hüdayi de, bu devrin sahasında önde gelen şairlerindendir.







__________________
DENİZ ELEKTRONİK 59

[Üyelik girişi yapmadan linki görüntülüyemezsiniz.Üye iseniz giriş yapınız. ]
mahmut_59 Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Okunmamış 10-12-2006, 19:10   #18 (permalink)
Katılımcı Üye
 
mahmut_59 kullanıcısının avatarı
Giriş: 14 Oct 2006
Konum: Tekirdağ
Yaş: 22
Mesaj: 167
Varsayılan

Sultan İbrahim

Osmanlı padişahlarının on sekizincisi ve İslam halifelerinin ****en üçüncüsü. Birinci Ahmed Han ile Mahpeyker Kösem Sultanın oğlu olup, 1615 yılında doğdu. Bu adı taşıyan tek Osmanlı hükümdarıdır.
Ağabeyi Dördüncü Murad’ın ölümünde, hayatta kalan tek Osmanlı şehzadesiydi. Ağabeyinin genç yaşta ölümüne bir türlü inanamadı. Sultan olduğunu bildiren annesine ve paşalara; “Allahü teala, padişah kardeşimin ömrünü uzun etsin. Bize sultanlık lazım değildir. Padişah kardeşimin ömrüne duacıyız.” dedi. Ancak, annesi ve devlet adamlarının ısrarı ile ağabeyi Sultan Dördüncü Murad’ın naşını gördükten sonra taht odasına geçti, Hırka-i Saadet Dairesinden getirilen hazret-i Ömer’in sarığı besmele ile başına sarıldıktan sonra ellerini açtı, ve; “Elhamdülillah, ya Rab! Benim gibi zayıf bir kulunu bu makama layık gördün. Saltanat günlerimde milletimi hoş-hal eyle ve birbirimizden hoşnud kıl” diye dua ederek tahta oturdu (9 Şubat 1640).

Sultan İbrahim Hanın tahta geçtiğinin ilk senesinde Mirgünoğlu hadisesi vuku buldu. Dördüncü Murad’ın İran Seferi sırasında Revan Kalesi kumandanı olan Emir Mirgünoğlu, kalenin fethinden sonra affedilerek Emirgan’da oturmasına müsaade edilmişti (Bugün Emirgan adı bu zatın isminden dolayıdır). Sefih, ayyaş ve ahlaksız bir kimse olan Mirgünoğlu, Sultan Dördüncü Murad’ın ölümünü fırsat bilerek bölücü ve yıkıcı propagandalarla Müslümanları aldatmaya başladı. Bu faaliyetleri üzerine Sultan İbrahim Han, yerinde bir kararla onu idam ettirdi. Hurufiler ve mülhidler, bundan dolayı İbrahim Hana da düşman oldular. Çeşitli iftiralarda bulundular. Öldürülen Mirgünoğlu’nu “Kesikbaş Evliya” diye propaganda aleti yaptılar. Böylece yalan ve uydurma hikayelere inananlar, bu Müslüman Türk sultanına bilmeyerek iftira etmektedirler.

İbrahim Han, bundan sonra dış meseleler ile ilgilenmeye başladı. 1637 yılında, Ruslar tarafından işgal olunan Azak Kalesi üzerine bir ordu gönderdi. Kırım kuvvetlerinin de gelmesi üzerine Ruslar kaleyi teslim ettiler. Almanya sınırında ise, akıncılar, daimi olarak Avusturya’ya akınlar düzenliyorlardı. 1641 yılında düzenlenen akında, Osmanlı akıncıları, Bavyera içlerine kadar ilerledi. Kuzey Bavyera’daki bazı kasabalar, Osmanlı hakimiyetini kabul ettiler. Bu akınlardan büyük zarara uğramaları üzerine İmparator Ferdinand, Osmanlı fetihlerini kabul ederek Zitvatorok Antlaşmasını yeniletmeye muvaffak oldu.

Diğer taraftan, Malta Saint-Jean Şövalyelerinin fırsat buldukça Türk ticaret gemilerine saldırmaları yüzünden, Sultan İbrahim Han, onların en büyük sığınağı olan Girit Adasının fethini emretti. 20 Haziran 1645’te Sakız Adasından denize açılan Osmanlı donanması, 17 Temmuz’da Girit’in Hanya limanını fethetti. Hanya’nın Osmanlılar tarafından fethi, Avrupa’da büyük akisler uyandırdı. Almanya ve İtalya, asker göndererek Venedik’e yardım kararı aldılar. Bu sırada Hanya muhafazasına getirilen Deli Hüseyin Paşa, harekata devamla Resmo Kalesini ele geçirdi. Osmanlı donanması muharebeye devam ederken, Sultan İbrahim’in hal’i olayı meydana geldi.

1647’de Kara Musa Paşanın ölümüyle sadaret makamına getirilen Hezarpare Ahmed Paşanın dikkatsiz ve adaletsiz davranışları, aleyhte büyük bir propaganda ve isyanı beraberinde getirdi. Bu arada Hurufilerin Sultan İbrahim Han aleyhine yaptıkları iftiralar da hedefine ulaşmıştı. Nitekim, Hezarpare Ahmed Paşa aleyhine olarak başlayan isyan, Sultan İbrahim Hanın da tahttan indirilmesiyle sonuçlandı. Tahta, oğlu Dördüncü Mehmed Han çıkarıldı. İsyancılar ve bunların önderi olan Sofu Mehmed Paşa, Sultan İbrahim hayatta durdukça rahat edemeyeceklerini bildiğinden, kendisini şehid ettirdiler (18 Ağustos 1648).

Sultan İbrahim, çok cömert ve lütufkar olup, fakirlere, acizlere ihsanlarda bulunurdu. Devrinde maliye düzeltilip, milletin kıtlık çekmemesi ve israfın önlenmesi için fermanlar çıkarıldı. Beylerin zalim olmaması ve halka zulüm yapmaması için çok dikkat ederdi. Halka zulüm yapan ister idareci, ister halktan bir kişi olsun onunla mücadele eder ve cezasını şiddetle verirdi.

Halkın rahat ve huzurunu her şeyin üzerinde tutardı. Bir gün tebdil-i kıyafetle gezerken fırın önünde ekmek almak için uzun kuyruklar meydana geldiğini gördü. Saraya döner dönmez sadrazama; “Tebaa-i şahanemden hiç birisinin ekmek almak için bir dakika dahi beklemesine rızam yoktur. Bir hoşça mukayyed olasın” diye emretmiştir. Bundan sonra da kuyruklar olmamıştır.

İbrahim Han devrine kadar uzanan Osmanlı kaynaklarının bir tanesi hariç, bu Sultan’ın akli dengesinde bozukluk olduğuna dair hiçbir bilgi yoktur. Karaçelebizade’nin Ravdat-ül-Ebrar kitabında yer alan Sultan’ın aleyhindeki bu yazı, onun, Sultan’ın tahttan indirilmesinde ve öldürülmesinde rolü bulunduğu, kindarlığı ile tanındığındandır. Bu tarih, muteber kabul edilmemektedir. Tarih, Sultan’ın deli olmadığını, iftiralara uğradığını bildirmektedir.





__________________
DENİZ ELEKTRONİK 59

[Üyelik girişi yapmadan linki görüntülüyemezsiniz.Üye iseniz giriş yapınız. ]
mahmut_59 Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Okunmamış 10-12-2006, 19:11   #19 (permalink)
Katılımcı Üye
 
mahmut_59 kullanıcısının avatarı
Giriş: 14 Oct 2006
Konum: Tekirdağ
Yaş: 22
Mesaj: 167
Varsayılan

Mehmed Han IV (Avcı) ve Köprülüler Devri


Osmanlı sultanlarının on dokuzuncusu, İslam halifelerinin ****en dördüncüsü. Babası Sultan İbrahim Han olup, annesi Hadice Turhan Sultandır. 1642’de 1/2 Ocak gecesi, İstanbul’da doğdu. Doğumuna çok sevinilip donanma şenlikleri yapıldı. Şehzadeliğinde, İmam-ı Şami Yusuf Efendi, Şami Hüseyin Efendi ve diğer kıymetli hocalardan ders alarak yetiştirilmeye başlandı. Tahsil, terbiye ve talimini, 7 yaşındayken (8 Ağustos 1648) sultan olduktan sonra da devam ettirdi.
Sultan Dördüncü Mehmed Hanın çocukluğundan, devlet kademelerindeki nüfuz sahipleri istifade etti. Bunlardan bazılarının kötü idareleri ve ehil olmayanların işbaşına getirilmeleri neticesi devletin mali, mülki ve askeri durumu sarsıldı. Saltanatının ilk yıllarındaki iç ve dış hadiseler, 15 Haziran 1656 tarihinde Köprülü ailesinden Mehmed Paşanın sadrazamlığa tayinine kadar devam etti. Köprülü Mehmed Paşanın sadarete (başbakanlığa) gelmesiyle, Dördüncü Mehmed Han devrinde esaslı ıslahatlar yapılıp, İstanbul’da ve ülke içinde asayiş sağlandı. Ordu ve donanma kuvvetlendirildi. Çanakkale Boğazı girişine kadar gelen Venedik ve diğer Hıristiyan devletlerin gemileri, 19 Temmuz 1657’de kaçırıldı. Bozcaada ve Limni düşman işgalinden kurtarıldı. Asi Erdel prensi üzerine sefere çıkılarak, 1 Eylül 1658’de Yanova Kalesi ele geçirildi. Erdel, harp tazminatı vermeyi ve on beş bin altınlık haracı, kırk bin altına çıkarmayı kabul etti. Kırım Hanı Mehmed Giray, Rusları 12 Temmuz 1659’da Konotop’ta mağlup ederek, elli bin esir alıp, yüz yirmi bin Rus'u imha etti.

Dördüncü Mehmed Han, Köprülü Mehmed Paşanın iç ve dış işlerindeki başarılı icraatlarını takdir ederek, onun vefatından sonra oğlu Köprülüzade Fazıl Ahmed Paşayı, 30 Ekim 1661’de Sadrazamlığa tayin etti. Osmanlı hududunu ihlal eden Avusturyalılar üzerine 12 Nisan 1663’te sefer açılarak, Serdar-ı ekremliğine Fazıl Ahmed Paşa getirildi. 1663’te başlayan Avusturya harpleri, 10 Ağustos 1664 Vasvar Antlaşmasıyla neticelendi. Arazi bakımından olduğu gibi askeri ve siyasi yönden de karlı çıkılan Avusturya Seferinden sonra, 1666 yılında Girit Seferine çıkıldı. Fazıl Ahmed Paşa, Girit Adasının Kandiye Kalesini kuşatırken, fethin gecikmesi üzerine, Sultan Dördüncü Mehmed Han, 18 Ağustos 1668’de sefere çıktı. Sultan Mehmed Han Girit’e geçmek üzere Eğriboz’a giderken, Kandiye’nin fethi haberi verilince geriye döndü. Lehistan Kralının, Osmanlı himayesini kabul eden Ukrayna Kazaklarına saldırması üzerine, Lehistan’a sefer açıldı. 4 Haziran 1672 tarihinde Birinci Lehistan Seferine çıkan Dördüncü Mehmed Han, 27 Ağustos’da Kamaniçe’nin teslim alınması neticesinde Osmanlı ordusuyla birlikte süratle Podolya’ya girdi. Lehistan Kralı anlaşma istedi. 18 Ekim 1672 Bucaş Antlaşmasına göre; Podolya Osmanlı Devletine, Ukrayna Türk himayesini kabul eden Kazak Beyine verilecekti. Lehistan, yıllık 220.000 altın haraç vermeyi kabul etti. Papa ile Almanya’nın yardım teklifi üzerine tesir altında kalan Lehistanlılar, Bucaş Antlaşmasını ihlal ettiler. 7 Ağustos 1673’te İkinci Lehistan Seferine çıkan Dördüncü Mehmed Hanın Ukrayna’ya girmesiyle Lehliler, tekrar anlaşma istediler. 27 Ekim 1676 Zorawno Antlaşmasıyla Podolya ile Ukrayna, Osmanlı Devletine bırakıldı.

Sultan Dördüncü Mehmed Han, Köprülüzade Fazıl Ahmed Paşanın 1676 Kasım ayı başında vefatıyla Merzifonlu Kara Mustafa Paşayı sadrazamlığa getirdi. 1677’de Ukrayna’nın Rus istilasına uğramasıyla, Lehistan serdarı İbrahim Paşa ile Kırım Hanı Selim Giray, Kazakların merkezi olan Çehrin Kalesini kuşattılar. 1678 baharında Rusya Seferine çıkan Dördüncü Mehmed Han, yol üzerindeki Silistre’den sonra yerine sadrazam Mustafa Paşayı gönderdi. İki yüz bin Rus, Alman, Kazak ve diğer milletlerden meydana gelen müttefik düşman kuvvetlerinin müdafaa ettiği Çehrin Kalesi, Osmanlı ordusunun yaptığı şiddetli taarruzlara dayanamayarak, 1677 yılı Ağustos ayının 20/21. günü gecesi düştü. Şiddetli topçu ateşi sebebiyle kalede çıkan yangında düşman ordusu, yanarak veya can havliyle atıldıkları, nehirde boğularak yok oldu.

1680 yılında Rusların harp hazırlıkları haberi alındığında Dördüncü Mehmed Han, 29 Ekim 1680’de İkinci Rus Seferine çıktı. Osmanlı seferinden çok korkan Ruslar, Sultan’ın Edirne’ye gelmesiyle, Kırım Hanı Murad Giray vasıtasıyla anlaşma istediler. 11 Şubat 1681’de imzalanan Osmanlı-Rus Antlaşmasına göre; iki devlet arasında Özi Nehri hudut kesildi. Avusturya Kralının Macar milliyetçilerini imha hareketine karşı, Macarlar, Osmanlılardan yardım istedi. Sultan Mehmed Han, 9 Ocak 1682’de Macar milliyetçilerinin lideri Tökeli İmre’yi Orta Macaristan Kralı tanıdı. Mehmed Han, Tökeli İmre’ye mücevher bir topuz, Budin Beylerbeyliğine de Hatt-ı Hümayun göndererek yardım edilmesini ve yeni krallığın Avusturyalılardan kurtarılmasını emretti. Budin Beylerbeyi İbrahim Paşa, Tökeli İmre’nin yardım istemesiyle, 27 Temmuz 1682’de, Orta Macar Seferine çıktı. 15 Ağustos 1682’de Orta Macaristan’ın merkezi olan Kaşa Kalesi fethedilerek, Tökeli İmre, Macar milliyetçilerinden on iki bin gönüllü askeriyle krallık tahtına oturtuldu.

Yabancı devletlere karşı tavizsiz bir siyaset takip eden Vezir-i azam Kara Mustafa Paşa, Fransız gemilerinin Sakız Adasında küstahça davranmasını protesto ederek, Fransa Kralından tazminat aldı. Avusturya’nın tekrar tekrar antlaşma istemesine rağmen, devamlı tecavüzkar bir siyaset takip etmesi üzerine, Dördüncü Mehmed Han, 12 Ekim 1682’de sefere çıktı. Avusturya Seferinde Sultan’ın Belgrad’da kalmasıyla, Sadrazam Kara Mustafa Paşaya Serdar-ı ekremlik vazifesi verildi. Papalığın Avusturya’ya yardım ederek Lehistan’la ittifak kurması üzerine, 27 Haziran 1683 tarihindeki Harp meclisinde Viyana’nın fethine karar verildi. 14 Temmuz 1683’te Avusturya’nın merkezi Viyana Osmanlılarca ikinci defa kuşatıldı (Viyana Kuşatması). Serdar-ı ekrem Kara Mustafa Paşanın Viyana kuşatmasını kaldırıp, geri çekilmesiyle, 15 Aralık 1683’te sadrazamlığa Kara İbrahim Paşa tayin edildi. Dördüncü Mehmed Han, Osmanlı Devletini en geniş hudutlara kavuşturmasından sonra, 1683 geri çekilişiyle mevzii harpler kazanılmasına rağmen Macaristan elden çıktı. Dalmaçya kıyıları ve Yunanistan, Venediklilerin tecavüzüne uğradı. Avrupa devletleriyle muharebeler, 26 Ocak 1699 tarihinde imzalanan Karlofça Antlaşmasına kadar devam etti. Antlaşmadan on iki yıl önce 8 Kasım 1687 tarihinde Dördüncü Mehmed Han, tahttan indirilmişti. Otuz dokuz yıl Osmanlı sultanlığı yapan Dördüncü Mehmed Han, 6 Ocak 1693 tarihinde, vefatına kadar Edirne’de oturdu. Vefat edince İstanbul’a getirildi ve Yeni Cami yanındaki annesi Turhan Valide Sultanın türbesine defnedildi.

Osmanlı Devletinde, Kanuni Sultan Süleyman Handan sonra en fazla tahtta kalan padişah, Dördüncü Mehmed Handır. Yaratılışı icabı mutedil, kadirşinas, vefakar olup, verdiği söze sadık bir şahsiyete sahipti. Ava, edebiyata, tarihe merakı olup, sohbet dinlemeyi severdi. Dindardı, beş vakit namazını cemaatle kılardı. İçkiyi ve imalatını yasakladı. Dine sonradan karıştırılan bütün hususların kaldırılması için uğraştı. Kahvehaneleri kapattırıp, oyuncu ve çalgıcıları İstanbul’dan uzaklaştırdı. Sadrazamlığı, Köprülü ailesine verip, idarede serbest bıraktı. Kendisi de, savaşlardan zaman kaldıkça çok sevdiği sürek avlarına devam etti. Ava merakından dolayı “Avcı” lakabı verildi. Zamanında Osmanlı Devleti en geniş hudutlarına kavuşarak, dünya siyasetinde faal rol oynadı.

Dördüncü Mehmed Han devrinde, kıymetli ilim adamları ve sanatkarlar yetişti. Her sahada kıymetli eserler yazıldı. Mehmed Bahai, Abdülaziz, Tulumcuzade Abdurrahman, Memikzade Mustafa, Hocazade Mes’ud, Hanefi, Balizade Mustafa, Bolevi Mustafa, Mehmed Esiri, Sunizade Mehmed Emin, Minkarizade Yahya, Çatalcalı Ali, Ankaralı Mehmed Emin, Debbağzade Mehmed Efendiler şeyhülislamlık yaptılar. İçlerinde kıymetli eserler yazıp, talebeler yetiştiren şahsiyetler vardır. Seyyid Feyzullah, Ayşi Mehmed, Hıbri Ali efendiler, fıkıh, edebiyat, lügat ve diğer ilimlere ait eserler yazdılar. Peçevi İbrahim, Katib Çelebi, Karaçelebizade Abdülaziz, Vecihi, Hezarfen Hüseyin, Ebu Bekr bin Behram Dımışki, Ömer Avni, Rodosizade Abdullah efendiler: Tarih, teşkilat, coğrafya ve seyahatname sahasında; Kavalalı Abdulhalim bin Abdullah, Cerrah Mehmed bin Murad, Mehmed bin Ali, Talati Çelebi, Salih bin Nasrullah, Ebi Bekr-i Rasi, Hayatizade Mustafa Feyzi, Abdullah Ahmed bin Beşir efendiler tıbba dair; Molla Mehmed, Mustafa bin Yusuf, Katibzade Mustafa bin Mehmed matematik sahasında; Cevri İbrahim, Naili-i Kadim, Neşati Ahmed Dede, Fasih Ahmed, Mezaki Süleyman efendiler edebiyata dair; Derviş Ali, Tenekecizade İbrahim, Hafız Osman, Beyazizade Ahmed, Dukakinzade Derviş Mehmed, Şeyh Sun'ullah, Nefeszade Seyyid İbrahim ve Tokatlı Ahmed efendiler hattatlıkta kıymetli eserler meydana getirdiler. Dördüncü Mehmed devrinde inşası tamamlanıp, ibadete açılan Yeni Cami, Osmanlı mimarisinin şaheserlerindendir. Yeni Cami yanındaki Mısır Çarşısı, bu camiye vakıf olarak yapılmıştı





__________________
DENİZ ELEKTRONİK 59

[Üyelik girişi yapmadan linki görüntülüyemezsiniz.Üye iseniz giriş yapınız. ]
mahmut_59 Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Okunmamış 10-12-2006, 19:12   #20 (permalink)
Katılımcı Üye
 
mahmut_59 kullanıcısının avatarı
Giriş: 14 Oct 2006
Konum: Tekirdağ
Yaş: 22
Mesaj: 167
Varsayılan

Süleyman Han II

Osmanlı sultanlarının yirmincisi, İslam halifelerinin ****en beşincisi. Sultan İbrahim Hanın oğlu olup, 15 Nisan 1624 tarihinde İstanbul’da, Saliha Dilaşub Sultandan doğdu. Şehzadeliğinde mükemmel tahsil ve terbiye gördü. Kardeşi Sultan Dördüncü Mehmed Han (1648-1687) zamanında, sarayda, hususi hocalardan ders aldı. Hattat Tokatlı Ahmed Efendiden, sülüs ve nesih hattını öğrendi. Sultan Dördüncü Mehmed Handan sonra, 8 Kasım 1687’de Osmanlı sultanı oldu.
Sultan İkinci Süleyman Han tahta çıktığı zaman, Osmanlı ordularında Viyana bozgunuyla başlayan çözülme ve toprak kaybı devam ediyordu. Venedik, Mora Yarımadasını işgal etti. Avusturya; Vişegrad, Uyvar ve Estergon’un ardından 160 yıllık Türk yurdu Budin’e girdi. Macaristan’da ise Türk hakimiyeti sona ermek üzere bulunuyordu. Ayrıca bu mağlubiyetler, hazine gelirleri üzerinde olumsuz tesirler yaptığı gibi, Anadolu’daki eşkıyalık hareketlerini de körüklüyordu. Avusturya cephesi serdarı Yeğen Osman Paşanın kendisi, bir asi lideri gibi, Rumeli’de yolsuzluk yapıyor, zorla usulsüz vergiler topluyordu. Bu sırada 8 Eylül 1688’de, Belgrad da düştü.

Devlet içindeki karışıklıklar ve Macaristan’ın elden çıkarak, Belgrad’ın düşmesi, Sultan İkinci Süleyman Hanı çok üzdü. Emir dinlemeyip, pek çok kalenin düşmesine sebep olan Osman Paşanın katline fetva verildi. Avusturya cephesi serdarlığına Receb Paşa tayin edildi. Padişah, sağlığının elvermemesine rağmen, askeri teşvik için ordunun başında Edirne’den Sofya’ya kadar geldi ve harekatı bizzat buradan idare etmeye başladı.

1689’da Kırım’a saldıran Rus kuvvetlerini, Selim Giray Han, az bir kuvvetle dağıtarak perişan etti ve ağır kayıplar verdirdi. Vidin Muhafızı Sarı Hüseyin Paşa, Tuna kenarındaki Gladova ve Orsova kalelerini düşmandan geri aldı. Vişegrad’ı muhasara eden on iki bin kişilik Avusturya kuvveti, bozguna uğratıldı. 1689 yılında Fazıl Mustafa Paşanın sadarete getirilmesinin, ordu üzerindeki tesiri çok müspet oldu. Mustafa Paşa, ilk iş olarak bir adaletname neşrederek, memleketin umumi ahvalini yoluna koydu. Aldığı acil tedbirlerle, hazineye yıllık 4000 kese fazla para sağladı. Yeniçeri ocağı yoklanıp ulufeye müstehak olmayanların isimlerini sildirdi. Orduyu disiplinli ve intizamlı bir hale getirdi. Fazıl Mustafa Paşa, 1690 yılında Edirne’den hareketle çıktığı Avusturya Seferinde düşman kuvvetlerini mağlup ederek, Şehirköy, Musa palangası ve Niş şehrini aldı. Osmanlı Devletinin batıda en önemli serhad kalesi olan Belgrad’ı, altı günlük bir kuşatmadan sonra fethetti. Bu zaferler, Osmanlı ülkesinde büyük sevince vesile oldu.

Hastalığı sebebiyle Davudpaşa Kışlasına kadar arabayla gelen Süleyman Han, burada Fazıl Mustafa Paşayı huzuruna kabul edip; “Hoş geldin. Berhudar ol, yüzün ak, kılıcın berrak, ekmeğin sana helal olsun, arzum üzere hizmet eyledin. Seleflerinden birine böyle bir ulu gaza müyesser olmadı” dedikten sonra, ordu erkanının önünde samur erkan kürkünü sadrazama giydirdi. Belinden çıkardığı hançeri beline ve bir kıt’a murassa pençe sorgucu da başına taktıktan sonra; “Ben mükafat vermeye kadir değilim. Allahü teala iki cihanda yüzünü ak etsin” diye duada bulundu.

Bu sırada Mora Serdarı Koca Halil Paşa da Venediklilerin elinde bulunan Avlonya’yı otuz bir günlük bir muhasaradan sonra ele geçirmişti. 13 Mayıs 1691’de Sancak-ı şerifi, tekrar Fazıl Mustafa Paşaya vererek, Avusturya Seferine dua ile yolcu eden İkinci Süleyman Han, bir müddet sonra İstanbul’a yakın Yoncaçeşme mevkiinde vefat etti (22 Haziran 1691). İki gün sonra Süleymaniye’ye getirilip, Kanuni Sultan Süleyman Hana ait kabrin sağ tarafına defnedildi.

İkinci Süleyman Han; kadirşinas, halim, cömert ve temkinli bir padişahtı. Fakir, muhtaç ve ihtiyaç sahiplerine pek çok ihsanlarda bulunurdu. Saltanat müddeti iç ve dış gailelerle geçti. Bilhassa, Avusturya karşısında alınan mağlubiyetler dolayısıyla, herkesin Rumeli elden çıkıyor, diye Anadolu’ya kaçtığı sırada, muktedir devlet adamı Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşayı iş başına getirerek, kaybedilen yerleri devlete tekrar kazandırdı. Memleket içerisinde imar faaliyetleriyle de ilgilenen Süleyman Han, kendisi de Fener Kulesi ile İzmir’de bir cami inşa ettirdi.





__________________
DENİZ ELEKTRONİK 59

[Üyelik girişi yapmadan linki görüntülüyemezsiniz.Üye iseniz giriş yapınız. ]
mahmut_59 Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Yanıtla


Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir)
 
Konu Araçları
Mod Seç

Gönderme Kuralları
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
SimgelerAçık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum saati Türkiye saatine göredir. GMT +2 Şuan Saat 18:59.


Powered by vBulletin® Version 3.7.4
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.5.2 PL2
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333